PAYLAŞIM DEFTERİ-2

  1. nur banu diyor ki:

14 Eylül 2009, 16:38  (Düzenle)

hocam bu yeni site süper olmus..bizim beceremediğimiz su elt işi süper yani site bilgi hazinesi gibi hersey var uzaktan eğitim olaylarına da girmişsiniz sekiz kırkbesciler için mükemmel..sizi cok özledik hocam bu sene derste beraber olmasak da aynı binada olacagımız kesin artık yeni yeriniz hayırlı olsun en kısa zamanda görüsmek üzere..

  1. adnan-the Adnan.. diyor ki:

15 Eylül 2009, 23:03  (Düzenle)

ellerinden eğitim pıanrından kanarcasına öptüğüm sayın hocam Abdullah Can..
öncelikle yeni sitenizi kutlamak isstedim gerçekte harika olmuş..sanırım Oğuz’un işi bu…
uzun zamandır size yazamamanın vermiş olduğu üzüntüyü biraz hafifletti…
bu gece bin aydan hayırlı kadir gecesi..kadir gecesinin size,değerli ailenize hayır,mutluluk ve afiyet getirmesini diliyorum..işiniz çok yoğun biliyorum,umulur ki bu mesajı okuyup bizlere eğitim öğretim haytımıza yönelik tavsiyelerinizi yazabilesiniz…
uzatmak istemeden siz kıymetli hocamı saygıyla ve bir the Adnan klasiği ile küçük bir dörtlükle selamlıyorum…hayırlı geceler..

cuş-a geldi gönlüm yine fısıldayan servilerle
herbir yaprağı bir gönül,hasbihale daldım gönüllerle.
ben bir asayı tedrisim buluştum nazenin ellerle
ol yollarda aydınlığa yürümeğe geldimm…
SAYGILARIMLA..

  1. Abdullah Can diyor ki:

16 Eylül 2009, 08:55  (Düzenle)

Sevgili Adnan,

Geçen günlerde bir arkadaşınıza yazdığım gibi, yaşam bir döngü.
Güçsüz bir biçimde başlıyorsun, büyüyorsun, üretiyorsun, paylaşıyorsun, mutlu oluyorsun ve bir zaman geliyor, yavaş yavaş sahneden çekilip, geçmişte duyduğun mutluluğu anılarda arıyorsun…
Beni sizlerle tanıştıran meslek yaşamımda da artık “bir sona” daha yakınım…

Yeni site, Oğuzhan’ın işi.
Moodle ise bir oyalantı.
Bu defter de (sizler yazdığınız müddetçe) geçmişin anılarıyla avunma olacak…

Olağanüstü bir durum olmazsa meslekte sondan ikinci yılıma başlıyorum.
Hem de iki yıl sonra herhangi bir planım ya da (hani olur ya, paralı bir iş falan gibi) çok cazip bir seçeneğim olmaksızın.

Ben bu işi talebelerime bir şeyler verebilmenin hazzıyla yaptım hep. Dört yıl ard arda benden kalan Elif’in, bahçede koluma girip beni teselli etmesini yaşadım. Kıldı gıcıktı ama “adildi” diyen kardeşlerimle yaptım bu işi. Abilerle, ablalarla, en özel konuları paylaşacak kadar yakındık, samimiydik. Sizden önceki dönemlerde birlikte olduklarımız ve bu serinin sonu sizler, bizlere inanırdınız. Biz de sizlere güvenirdik. Yoklamaymış, yerine imzaymış gibi konular gündemimizi asla işgal etmezdi. Sevgi, saygı ve güvendi bu sistemin aküsü…

Artık devran değişti.
Sümeyye’ler, Nubanu’lar, Semanur’lar, Ümmüş’ler, Hanife’ler (şimdi aklıma geldiler, diğerleri gereksiz alınganlık göstermesin lütfen) gibi elin parmaklarını geçmeyen bir grup öğretmen adayı kaldı geçmişi anımsatan. Ve işin acısı onlar da benim duyduğum mutsuzluğu duyuyorlar…

Sınıfta beni “ders bitse de bir an önce çekip gitsek” diyen gençler bekliyor.
Bedelini ödemeden başarılı olmayı düşleyen kişiler hızla artıyor.
Artık soru soran yok, dahası soru sorana kötü kötü bakıp “vazgeçirmeye” çalışanlar var.

Enerjimin büyük bir kısmını, “haksızlıklarla mücadeleye” harcıyorum, üstüne de “böyle şeylerle uğraşmanın bana yakışmadığı” şeklinde nasihatler dinliyorum.

Ve sevgili Adnan, sizlere olumsuzluklarla mücadele nutukları atan ben, kabuğuma çekilip, kalan zamanı, (devletin verdiği parayı helal ettirme konusunda taviz vermeden) zorlanarak geçirmeye çalışıyorum.

Ama bunda en büyük neden, hızla azalan TALEBELER, gittikçe artan ÖĞRENİCİLER…

Belki bunları seni şaşırtan, düş kırıklığına uğratan bir çelişki olarak algıladın.
Ama ben size hep demiştim. Göstermekten çekinmediğim bir içim vardı ve hala da öyle… Size karşı her koşulda “ben” olmuştum.

Bu noktadan baktığında değişen bir şey yok. Çizgi aynen devam ediyor.
Göstermekten çekinmediğim bir içim var ve içimden geçenler de aynen bunlar…

Yaş kemale erdi, gözlerim de iyi göremiyor artık. Ama siz daha gençsiniz. Şöyle dikkatlice baktığınızda, sahilde hala kurtarılmayı bekleyen denizyıldızlarının olduğunu göreceksiniz…

Senin ve dahi anılarımı süsleyen tüm dümbüklerin, özlemiş olarak, sevgiyle gözlerinizden öpüyorum…

  1. the adnan diyor ki:

16 Eylül 2009, 13:57  (Düzenle)

selam hocam..inanın yazdıkalrınızı okuyunca gözlerim doldu..bilin ki beni mesleğe atılmadan önce sizin gizil yada aşikar olarak bana aşıladığını meslek,insan ve eğitim düşleri ayakta tuttu..
şimdide hala öyle,ama görüyorum ki siz artık yeni öğrencilerinzile sanırım mutlu değilsiniz,,aslında şöyle oturupta bi düşünseler ne kadar size ihtiyacları olduğunu anlayacaklar..
ben ve benim gibi arkadaşlarım sizden sadece syntax almadık,aslında öğretmenliğin,insanlığın,hoşgörünün ve hizmet etmenin syntax,semantik ve buna dair neyi varsa hepsinia aldık…
evet sizin dersinize çok çalışıyordum ,neden mi?
çünkü ben fakülteye gelirken gramer dersini diil sizle geçecek,güzel anları düşünerek geliyordum…
ben yarım saat okumakla sınawına hazırlanacağım ama günlerce okumakla anlayamadğım derslerle karşılaştım o okulda ..nedeni belliydi..buz gibi ders iklimi…
4 yıılık eğitim ve öğretim hayatım (burayı böbürlenmek için söylemiyorum) şanla şerefle geçti,,biliyormusunuz, hiç anadolu lisesi kazanmayan bir okula 3 yılda 10 tne anadolu lisesi ve bir tane fen liseli kazandırmak,ingilizceyi küçücük ruhklara sevdirmek,dersi sıkıcı 40 dakikalıktan çıkarıp,yaşam odası haline getirmek gibi bi çok insana dair becerileri senden,evet senden öğrendim ABDULLAH hocam..
O SIRALAR OLMASAYDI,DAHA DOĞRUSU SİZ OLAMSAYDINIZ BBEN VE BENİM GİBİ ARKADAŞLAR BOYLE OLAMAZDIK…
İNANIN ALDIĞIM O KADAR GÜZEL GERİİ DÖNÜTLER VAR Kİ ÇOĞU SİZİN ESERİNİZ…
SİZİN BİR KENARA ÇEKİLEBİLCEĞİNİZİ HİÇ DÜŞÜNMÜYORUM..İNANIN AKLIMIN UCUNDAN BİLE GEÇMİYOR..BE MEMLEKETTE EĞİTİMİN IŞIKLARI SÖNERSE CEHALETİN YOSUNLARI BÜYÜR..
SAYGIYLA ELLERİNİZDEN ÖPÜYORUM..

  1. Neslihan Önder diyor ki:

16 Eylül 2009, 21:00  (Düzenle)

Merhaba Abdullah Hocam,

Ne zaman eğitimle, derslerle ilgili sorum olsa bana yardımcı oldunuz ve beni yönlendirdiniz. Her şey için çok teşekkür ederim.

Bu satırlarını yazarken ne hissettim biliyor musunuz? Davranışınız ve tutumunuz benim öğretmenlik hayatıma da yansıdı sanırım:)Kopyalamadım:) Hatta şimdi yazarken farkettim bu durumu. Öğretmenliğin ne kadar güzel bir duygu olduğunu, bilgiyi paylaşmanın ne kadar heyecan verdiğini,öğretmenin kişiliğinin etkin öğrenmeyi nasıl tetiklediğini hissederek bu yıl 8. yılıma giriyorum eğitim sürecinde:):):)

İyi ki üniversite yıllarımda danışman hocam olmuşsunuz ve iyi ki varsınız…
Her şey için çok teşekkür ederim.

*Çok çalışacağıma söz veriyorum:):):)

Neslihan Önder (Uludağ Üniversitesi, İngiliz Dili Eğitimi, 2002 Mezunu)

  1. Sümeyye H. Şirin diyor ki:

21 Eylül 2009, 18:17  (Düzenle)

Hocam,

Giden, elleri öpülesi talebelerinizin( şimdinin idealist öğretmenleri) hasretini çektiğinizi gerçekten çok iyi biliyorum. Keşke bu öğrenci profili hep aynı kalabilseydi de değil 3-5, 300-500 talebeyle büyük bir şevkle bu mesleğinizi icra edebilseydiniz.

Atalarımız gerçekten çok şey biliyor olmalı ki “Gelen gideni aratır.” diye boşuna söylememişler.
Biz diğer talebeleriniz gibi şanslı olamadık belki ama öyle ya da böyle aynı yolda yer aldık.

Bizler her ne pahasına olursa olsun unutulmuş değerlerimize sahip çıkarak bu işe devam edeceğiz.

Diyecek çok şey var ama söylemlerden ziyade uzun vadede yapılan işleri buraya yazmak daha mantıklı sanırım.

İyi ki varsınız! Bizim size ço..ook ihtiyacımız var.

SAYGILAR…

  1. murat çılgın diyor ki:

25 Eylül 2009, 02:26  (Düzenle)

Kıymetli hocam, bu yeni sitenizi ilk defa şimdi gördüm. Çok daha kullanışlı, kolyaca heryere ulaşılabilen bir site olmuş.Maşallah Oğuzhan el attığı herşeyi ihya ediyor. Bize de bi el atsaydı da biz de düzelseydik. Az önce Adnan-the-Adnan’ a yazdığınız cevabı okudum, inanınki çok hüzünlendim hele ’sondan ikinci yıl’ınızı okuyunca gözlerim dolu dolu oldu. İçimde hep umudumu korumuştum bir gün yine yüksek lisans sıralarında sizin sesinizi duyabilmek için ama görüyorumki bu umudun yavaşça tükenme sırası gelmiş:((( Ufkumu açan hayata bakış açımı değiştiren ve hayatta belki geç tanıdığım ama her zaman örnek alacağım bir insan olarak kalacaksınız hep. Mevladan dileğim hayatta bir daha sizinle karşılaşmak ve yine öğrenciliğinizi (‘talebe’ demeye yüzüm tutmuyor) yapabilmek nasip etmesidir. Milli eğitimde öğretmenlik olmadı, bu sene de olmayacak gibi görünüyor. Ama sağlık olsun demekten başka bişey gelmiyor elden. Hayırlısını diliyorum yine herkes hakkında.Siteniz tekrardan hayırlı olsun. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle hayırlı eğitim-öğretim yılı dilerim.Saygıyla ellerinizden öperim.

  1. .... diyor ki:

03 Ekim 2009, 02:08  (Düzenle)

bu kadar duygusal metınlerin altına hiç yakışmayacak benım yazdıklarım(hazırlıksız yakalandım.. bu saatte bu kadarr olurr)yenı site guzel olmuş falan da diyemıcem eskisini bilmiorum.. bugun ilk kez dersine girdiğim bir öğretmenin sitesi o kadar… biraz etkilenmişim iz kalmış ki burdayım bu saatte… kalıcı iz mi daha sonraki yıllarda anlıycazz.. (yok yok bayagi etkilenmişim kavramlarla nasıl oynar oldum:D) uzatmamalı lafıı.. hocam su mesajlara bakmazmısınız da son 2 yıl dersiniz.. sizi bu kadar seveniniz var ama hala bi doymamişlik soz konusu.neyse belki bu yıl fikriniz değişir… ama guzel bı donemm olcakk.. umarım yazdıklarımı saygısızca bulmazsınız(çoğu öğretmen hep boyle bulur) metındeki rahatlığım da ismimi vermemiş olmamdan değil,tek ders olm. rağmen sizi bıraz da olsa tanıdığımı sanıyorum.. iyi geceler

Sevgili Kardeşim,

Önce, derste söylediklerimi hatırlatayım sana. Aramızdaki iletişim kapısı açık. Ben, (öğretmen yönümün dışındaki kişiliğimle ilgili olanlar hariç) yüreğinin sesini saklamayanları “saygısız” değil, “samimi” ve “dürüst” olarak algılıyorum. Söylemler bazılarınca “acıtıcı” bulunsa da. Ben söylemlerinde bir saygısızlık göremedim…

Son iki yıl meselesine gelince…
Ben de istemiyorum.
(Allah ne takdir etmiş bilinmez de) emeklilik için bizde yaş haddi 67. Bu da benim için 19 yıl önce demek.
Yani, ben de istemiyorum.

Ben mucizelere inanmıyorum.
Ama sizler (denizyıldızları) bir mucize yaratabileceğinize inanıyorsanız, denemekle ne kaybedebiliriz ki?

Istanbul’a selamlar.

Sevgilerimle…

  1. Capocan diyor ki:

04 Ekim 2009, 16:27  (Düzenle)

öncelikle selam sizin yaptıgınız herşeyin sonucu hüsran galiba hiç bir işi dogru dürüst yapamıyorsunuz zaten derslerinizde bir halta yaramaz anlatışınız zaten sıfır muhabbetiniz ise berbat acıkca yazayım evlat olsanız sevilmezsiniz.. kırılmayın sakın sizin işe yaramaz derslerinizi bir sayfa bile okumadan gectim.bana ne gıcıklıgınız var bilmiyorum ama bunun acısını sizden cıkartacagım bir gün gelir elime düşersiniz kendinizi ne sanıyorsanız bana söylediklerinizi hala unutmadım bunu nedenini bulucam üzerinden zaman gecsede.artık cekememezlikmi desem ne.

Yanıt:
Senin gibilere yanıt vermeyi gereksiz zaman kaybı sayıp, bundan sonra da karşılaşabileceğim benzeri tepkilere baştan topluca yanıt vermek için yazıyorum..

Sevgili yavrucuğum,
Benden ders alırken, dersle ve öğretmenliğimle ilgili her türlü eleştiriye açık olduğumu bildiğin halde, bunların sınavınıza değerlendirmeye yansımayacağı güvencesiyle herkes her şeyi söyleyebilirken derdini söyleyebilseydin, yazdıklarını, söylediklerini ciddiye alır bunlardan bir anlam çıkarmaya çalışırdım.
Ama, şu anda yaptığının, işe yarar bir eleştiriden çok, altına ad yazılamayan (çoğu zaman iş bittikten sonra toplumun arkasına saklanarak, insanın içindeki kini kusması, bir kişilik eksikliği olarak değerlendirilir) e-postalar aracılığı ile kendini tatmin etmen, benim çok ciddiye alacağım bir davranış değil. Sana ne söylediğimi, ne yaptığımı hatırlamıyorum, ama üslubundan, senin için ne yapmışsam doğru yapmış olduğumu görüyorum. Ben ders ANLATMA yanlısı değilim, bu bir, muhabbet etmiyorum, PAYLAŞIYORUM bu iki.
Böyle tehditler, dört yıl emek verilerek üniversiteden hem de insan yetiştirme işinin öğrenildiği bir fakülteden mezun olmuş bir kişiye yakışmıyor. Eline düşeceğim günü beklemene gerek yok. Yerim yurdum belli, atla otobüse gel, neyse derdin anlat, ne yapacaksan yap ve iç dünyandaki fırtınayı dindir. İç dünyandaki bu kavgayla kendi kendini yeme, yazık sana…
Eğer derdin yeni gelen öğrencilere bir mesaj vermekse, merak etme ben söyledim onlara öğrencilerimle ilişkilerimin orta yolu pek olamıyor diye. Ya senin gibiler olacaklar, ya da “denizyıldızları” Bunu onlar da biliyorlar artık.
Diğer öğrencilerimden, gerek arkadaşımıza kızarak, gerekse beni savunma refleksiyle bu konuda yazıp yorum yapmalarını istemiyorum. İnanın gerek yok…

  1. nalan diyor ki:

06 Ekim 2009, 17:57  (Düzenle)

Abdullah Hocam;

notları almak ve bugün derste bahsettiğiniz online sınav sistemide neymiş bende indireyim sunu bilgisayarıma düşünceleriyle girdim sitenize. yaptım ettim baktım derken birde ziyaretçi defterine göz atayım dedim. okudum okudum okudum.. yazdıklarınızdan ve öğrencilerinizin yazdıklarından bugün derste nelerden bahsettiğinizi biraz da olsa anladım.. hem okudum hem düşündüm,derste “ben biliyorum ki aranızdan belki 4-5 kişiniz istediğimiz öğretmen olucak burdan mezun olduğunda” demiştiniz neler kastettiğinizi daha iyi anladım umarım ki onların arasında yer alırım..

saygılarımla…

Sevgili Kardeşim,
Bizim size birşeyler öğretmemiz olanaklı değil. Ne yazık ki kuramlar, uygulamalar bunun böyle olduğunu gösteriyor. Öğrenecek olan da, uygulayacak olan da SİZLERSİNİZ. Bu nedenle atabileceğimiz en büyük, en sevindirici adım, sizin BUNUN GEREKLİ OLDUĞUNU GÖRMENİZİ sağlayabilmek. Mesajına ulaştığım bu gece, bana işe yarar bir adım atabilmiş olmanın mutluluğunu yaşattın. Kaldı 4 kişi…
Sevgiyle…

  1. hakan diyor ki:

10 Ekim 2009, 13:50  (Düzenle)

meraba hocam
bende bu sene ilk defa sizle tanışan dersinizi yeni alan öğrencilerinizden biriyim.Ne olur yalakalık olarak almayın ama bütün söylenenlere bütün ekleştirilere ramen’’sakın abdullah tan ders alma”lara rağmen ben hayatımda hiçbir desrten alamadığı br renk aldım.Nasıl mı şöle ki ye klasik ders anlatışı yok ezberlenmiş kavramlar yok yada hepsi öykülenmiş bir şekilde var.Mesela yıllardır tanımladığımız eğitimin tanımı ilk defa bu sene aklımda ve ezberlenmemiş şekilde.İşte farklı yanı bu Sanırsam bunun adı öğrenme hocam.Galiba öğrendim.İşte bu okdar zevkliki 3 sene sonra mezun olunca ya böle glmiş böle gider demktense AA bak ben bunları öğrenmiştim bi uygulıyım bakalım bişeyleri değiştirebilecekmiyyim diyeceğime eminim artık KISACASI ARTIK ÖĞRENDİĞİM SINAVŞAR BİTTİKTEN SONRA AKLIMDAN UÇUP GİTMİCEK BİR ÖĞRETMEN OLUNCA BUNLARI UYGULAYACAĞIM VE NETİCESİNİDE GÖRMEK İÇİN ÇOK SABIRSIZLANIYORUM.. SAYGILARIMLA..

Eyvah, bir kişi daha zehirlenmek üzere… Öğretmenler artıyor…

Şaka bir yana, ben sizlere bir seçenek sunuyorum. Eğer uyarsa alırsınız, kendinizden birşeyler katar ve “sizin tarzınız” olarak kullanırsınız. Yani, hala baştaki söylemimin arkasındayım. Kimse kimseye bir şey öğretemez. Öğretmenin tek yapabileceği “öğrenme ortamı” sunmaktır.
Sevgiyle…

  1. Sadık İPEK diyor ki:

24 Ekim 2009, 00:03  (Düzenle)

Hocam merhaba…
Yeni siteniz hayırlı olsun amaçlarınıza daha iyi hizmet etsin.Uzun zamandır ben de yazamamıştım size ama gecenin bu vaktinde google nin sayesinde yeni sitenize ulaşmak zor olmadı.İnşallah hayatınızda herşey yolundadır.Sağlıcakla kalın…

Uzunca sayılabilecek bir sürenin ardından senden haber almak güzel Sadık. Three down, five up, idare ediyoruz işte. Umarın senin cephede her şey yolundadır. Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. the adnan diyor ki:

24 Ekim 2009, 14:19  (Düzenle)

saygı ve muhabbetle merhaba hocam…
okuyorum yazanları ve yazdıklarınızı,bizler eğitim ve öğretmin ama en çok ta eğitimin gerekliliğinin farkına vardığımız zaman toplum olarak ancak ve ancak muassır bir medeiyetin kapısının anahtarı anahtarlığımızda olabilecektir.
şu aralar Forrest Carter’in ‘ KÜÇÜK AĞAǒIN EĞİTİMİ’ ADLI kiatbını okuyordum ve bitirmek üzereyim..gerçek bir hayat hikayesi..o kadar güzel satır araları varki anlatamam..yada en azından benim çok hoşuma gitti..
hani şu kalıcı izli davranış değişikliği,,kişinin kendi yaşantısı yolu….varya eğitimin tanımında işte tam tamına onu anlatıyor..aslında farkında olmadığımız çok şeyi anlatıyor bize..
(öğretmen arkadaşlarıma tavsiye ediyorum..)
yine olaya meslek açısından girecğim sanırım…hayat universitenin dışında gerçek ve uygulama ortamın da çok değişik..bunu hepimiz biliyoruz..ve başa çıkılmasında zorlandığım o kadar konu var ki inanın anlatamam…
bazen bi psikolog.bi anne..bi baba..bi kardeş..bi akran olmamız gerekiyor..öğretim dediğimiz olgu inanın yaşamın yada sınıf ortamının yani süresinin yarısı kadar…diğer yarısı ise işte ipin koptuğu an,evet diğer yarısı ise tamamen hayatın kkendisi…
dolu olmayan öğretmen dolduramıyor…örnek olmamız işçin yaşamamız gerewkiyor..yaşamak için yaşadığımız şeye inanmamız …
ruhumuz bedenimizle iç içe girişik değilse,çelişki içinde hareket ediyoruz..
sözün bittiği anlarda kuru kütük gibi kalamamın tek yolu iyi eğitilmiş olmak ki iyi eğitebilelim..
ben şahsım adına şunu diyebilirm,bu kutlu yolculukta hep doğru yerde doğru rehberlerle yani siz ve sizin gibi nadide örneklerle karşılatım ve meyvesini topluyorum şuanda.. bi ata sözü vardır,teşbih te hata olmaz…” yaprak yiyen keçinin,dala bakan oğlağı olurmuş..”
ve bu kıymetlere paralel çalımazsak durum vahim olabilir diye düşünüyorum..ben sizlerle mimoza,ofis,yolculuk sohbetlerimizi düşünüyorum ve diyorum ki,,lezzet sadece oral yollardan tad alma durumu dedğil,ruhsal açıdanda beslenmedir..doyum mideyle değil ruhla olur..
çağımızın gereksinimi,özellikle bu çağın gerksinimi kuşak farkını ortan kaldırıp,öğrenci seviyesine inebilmektir..
her çocuk KÜÇÜK AĞAÇ TIR…OAN DOĞRU REHBER OLURSAK,ÖĞRETMEN OLDUĞUNDA ÖĞRETMEN GİBİ ÖĞRETMEN,HAKİM,SAVCI,MÜHENDİS VB…HEPSİNİ HAKKIYLA YAPAN KİŞİLİLKLER YETİŞTİRİRİZ…
BENİ BU DUYGULARLA BU MESLEĞE GÖNDEREN ,SİZE MİİNNETTAR OLDUĞUMU BİLİNİZ..VE İNANIN Bİ ARA YAZMŞİŞTINIZ EMEKLİ OLCAKMIŞINIZ…ŞUNU DİYEBİLİRİM: ULUDAĞ UNV.EĞİTİM FAKULTESİ KAYBEDER…VE ÖĞRENCİ ARKADAŞLARIM…
SAYGI VE MUHABBETLE KALINIZ..
KİSSİNG FROM YOUR HANDS…

Sevgili Adnan,

Söylediklerin durumu özetliyor…
İnsan en değerli, en önemli varlığımız…
Bunu, insan için yaptığımızı söylediğimiz her şeyde gündeme getiriyoruz.
Daha güzel, daha konforlu yaşam için model model arabalar, sağlıklı yiyecekler, mobilyalar, bahçeler, parklar…
Ama nasıl oluyor da, bu insanı yetiştirme sürecini, eğitimi ve bu işin ırgatları olan öğretmenlerin nitelikli öğretmenler olarak yetiştirmeyi bu denli göz ardı ediyoruz, bu denli önemsemiyoruz, inan bunu bir türlü aklım almıyor… Sen ve senin gibiler bizleri için büyük şanssınız… Bu sizlerin doğanızdan kaynaklanıyor, programdan falan değil…

Farkında mısın, hala toplumumuzda, öğretmenliği, “bildiğini karşısındakine anlatabilme” şeklinde sığ bir biçimde algılıyor insanımız…
Öğretmen denildiğinde, bir sınıfta, çocuklara otoriter bir edayla, konuları öğreten, öğrenemeyenlere kızan ve sonuçta bir şekilde öğreten (!) insan tipi geliyor hala akıllara…

Siyasi iradenin, çeşit çeşit öğretmen yetiştirme modellerini, akademik yönden tartışmaya açmadan uygulamaya koymasını ve bunun olası sonuçlarını düşünmeyen, sormayan ve sorgulamayan kayıtsız bir toplumumuz var, bu benim canımı acıtıyor… Ama biliyorum ki bu da, yine “mevcut eğitim anlayışının” bir sonucu. İnsanlar, gördüklerini, yani kendilerini yetiştiren öğretmen modellerini biliyorlar ve öğretmen algısını buna göre oluşturuyorlar…

Sizler benim için, “mesleğin toplumsal statüsünün hakkını veren öğretmenler de vardır” düşüncemin ve “bu öğretmenler, toplumsal yapının niteliğinin belirleyicileridir ve bu nedenle seçilmelerinde ve yetiştirilmelerinde çok özenli davranmak gerekir” tezimin somut örneklerisiniz. Ve dahi umudumsunuz…
Bu nedenle sizleri çok seviyorum.
Sorumluluğunuzun ne denli büyük olduğunu biliyorum.
Çoğalmanızın bir gereklilik değil, artık bir zorunluluk olduğuna inanıyorum.
Bunun için de bir şeyler yapılmalı diye düşünüyorum…

Bunu düşünelim mi? Nasıl çoğalırsınız???

Sevgiyle gözlerinden öpüyorum.

  1. junior dümbük diyor ki:

26 Ekim 2009, 12:35  (Düzenle)

ÖĞRETMENİM merhaba..ben de bu sene yeni TALEBElerinizdenim..üniversiteden tek beklentim bana öğretmenliği öğretecek gerçek öğretmenlerle tanışmak..bu mesleğe tapıyorum ve iyi bir öğretmen olmak için elinden geçmem gereken öğretmenlerden birininde siz olduğu kanaatindeyim.derste not tutmaktan çok verdiğiniz öğütleri bi kenara karalayıveriyorum..(bi seyir defterim olsun istiyorum artık)
yanlız tek sorunum arada sırada söylediğiniz hafif argo sözler..normalde alışkın olduğum laflar elbetteki ama sınıf ortamında olunca biraz yadırgıyorum(katıla katıla gülmekle aaa çok ayıp bu söylenirmi arasındaki ince çizgide gidip gidip geliyorum:)..kız ağırlıklı bi sınıfımız olduğu için bi kaç kız arkadaşımında biraz bu duruma bozulduğunu gördüm.bu durumun var mıdır bir hal çaresi??

Canım Kardeşim,
Haklısın, bu konu da benim gündemimden eksik olmadı hiç. İlk tanışmalarda, dönem sonu değerlendirmelerde hep yer alıyor. Tehlikesini bilerek, bunu biraz da kasıtlı olarak yapıyorum, ama bu konudaki sıkıntıları dikkate almamın gerektiğini de biliyorum. Örneğin, artık, bu ne biçim “gübreden” iş demeye çalışarak, çok laf edilesi durumlarda da “valla şimdi dersin validesini haremine dahil ettin” gibi laflar sarf ederek, durumu idare etmeye çalışacağım.
Şaka bir yana uyarı için teşekkürler.
Unutmayınız ki, sizin için “hoş olmayan”, bir başkası için “talep” olabiliyor.
Bize düşen de nerede ne şekilde davranılacağını bilmek.
Sevgiyle…

  1. the adnan diyor ki:

26 Ekim 2009, 23:20  (Düzenle)

selamlar hocam.bu gün ancak girebildim ve şunu diyorum ki; çoğalmamızın yegane unsuru uygun gönül bağlarnı oluşturmaktır..sanırım önce gönülleri bir etmek gerkiyor ki,bu da çok kolay..nedeni ise kendmce söylüyorum:Her öğretmen bir kalp taşıyor…
not = junıor dümbük kardeşim aramıza hoş geldin…bu leştirilere başladınsa sen seçilmiş dümbüksün demektir…:):)
hocam şimdi çıkmak zorundayım..
ellerinizden öpüyorummm

  1. şeyma diyor ki:

29 Ekim 2009, 01:48  (Düzenle)

Öncelikle saygıyla selam vermek istiyorum sizlere hocam bu yazıyı yazmaya hiç niyetim yoktu ama okuduklarım karşısında kendime engel olamadım.Biz öğrenciler bir hoca hakkında eski öğrenciler doğruda söylese yanlışta söylese o söylenilenlere kapılır gideriz sizin hakkınızda da bir sürü duyum almıştım ve korkmuştum ama okuduklarım ve ayın 28indeki küçük çaplı sınavdan sonra bu korkumu yeniyorum sanırım.Bizlere haklarımızı savunabilme ve özgürce düşüncelerimizi söyleyebilme fırsatı tanıyıp düşüncelerinizi,görüşlerinizi açıkça paylaşmaktan çekinmediğiniz ve bu öğrencilere nasıl faydalı olabilirim diye düşünerek çırpındığınız için çok teşekkür ederim hocam.Bu ülkenin sizin gibi değerli hocalara gerçekten ihtiyacı var inşallah bizlerde sizleri kendimize örnek alır sizin gibi olamasak bile hiç çabalarız.SAYGILAR.

Sevgili Kardeşim,
Ben bu tür söylemleri, insanın gururunu okşayan güzel sözlerden çok, (bir öğretmen adayı için bile olsa) işimi (böyle olmasına inandığım için) yapmak istediğim tarzda yapabiliyor olmanın dönütü olarak değerlendiriyor ve mutlu oluyorum. BU ANLAMDA, BU DÖNÜT İÇİN ben de sana teşekkür ediyor, sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. menekşe özdemir (aydın'dı bir zamanlar) diyor ki:

30 Ekim 2009, 16:56  (Düzenle)

Her aklıma geldiğinde “ah, aahh!” çektiğim, şimdi karşılıklı oturuyor olsak da muhabbet etsek dediğim, saygıdeğer Hocam… İnanır mısınız şuanda bu notu yazarken ellerim titriyor heyecandan, sanki karşımdaymışsınız gibi. Bir zamanlar sizin öğrenciniz olmak, sizi tanıyabilmiş olmak harika bir şey. Keşke Bursa’da yaşıyor olsam da her hafta ziyaretinize gelebilsem ama malum hayat işte! Umarım sağlığınız, keyfiniz yerindedir. Canınızı sıkan bir şey varsa da siz onunla başetmenin en iyi yolunu bulursunuz zaten. En kısa zamanda, fırsat bulduğum ilk anda ziyaretinize geleceğim inşallah! Sizi özleyen binlerce öğrencinizden sadece biri, menekşe :)) :))
SAYGILARIMLA…

Canım benim… Ben de sizleri özlüyorum buralarda…
Görüşmek dileğiyle…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. İbrahim diyor ki:

31 Ekim 2009, 17:05  (Düzenle)

hocam selam öğretmenlik hayallerimi süsleyen bi meslek deil zaten öle bişi olması zor heralde :Dama deste dediğiniz bir kaç cümle bana bazı şeyleri tekrar düşünme gereği doğurdu. herkesin şu düşüncesi hani herkes öğretmenlik yapabilir olanı… İnsanların bunu düşünmesinin sebebi galiba biraz da öğretmenlerin gerekli niteliklerden yoksun olması . Derste anlattığınız şeyler belki öğretmenlik yıllarımızda kullanmayacağımız şeylerdir belki de sadece diğer meslek grubundakilerden farklı olmamız ve ya en azından kardeşim ben bu bölümü bitirdim hakkını vererek diyebilmemiz içindir ; ama ne olursa olsun önemli olduklarını düşünüyorum… eğer hala geç olmadıysa biraz nasibim varsa futbola devam her zamn :Deee olmazsa zaten öğretmenlik bölümü okuyoruz kasap olacak halimiz yok ya;hem kasaplık da ustalıktır ya o kesilen hayvanların neresinden ne kadar ne çıkacağını en ince ayrıntısına kadar biliyolardır…:D neyse ortalık kana bulanmadan size çok teşekkür etmek istiyorum çünkü ben işinin erbabı insanları çok severim… öğretmenlik olarak model aldığım kişi sizsiniz idolümsünüz… bu muhabbeti bi yerden hatırladım sanki neyse :Dnalan arkadaşımın yazdığı mesajı okudum mükemmel bi öğretmen olacağından şüphem yok ve siz bunu anlamışsınız galiba 5 kişilik kontenjanın 1 ini ona vermişssiniz ben de kıskandım yaa ben de yapabiirim evt başarabilirim evt işte buuu neden olmasın neyse espri yapma girişimde de bulunduğuma göre herşey tmm demektir herşey için teşekkürler tekrardan …
Saygılarımla

Sevgili Kardeşim,
Bakıyorum sınırları zorluyorsunuz.
Ben 5 üst sınır demedim ki…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Şaziye KARATAŞ ya da başbelası diyor ki:

31 Ekim 2009, 20:41  (Düzenle)

Ben yine her zamanki gibi sizin bizler için faydalı olan sitenizi kurcalarken dedim bir de ziyaretçi defterine yazayım , sonra döndüm baktım son defterde size yazdığım ilk yazıyı okudum öyle duygulandım ki biraz da kendime şaşırdım nasıl ilk zamanlar görünce avuçlarımın terlediği, konuşurken kitlendiğim bir hocaya karşı bu kadar girişimci olabilmişim diye…Dersine girerken böyle kalbimin küt küt attığı, görünce boynuna atlamak istediğim, fakültede ya da bahçede karşılaşınca çocuklar gibi mutlu olduğum, keşke sürekli dersini dinlesem dediğim hocamsınız.Hani bana bir kere dönem başında sormuştunuz ya ” dersine çok istekli girdiğin hocan oldu mu ? ” diye artık onun cevabını içtenlikle ve tereddüt etmeden verebiliyorum.Zamancıbaşınız bile olsam, size sürekli derste şu kadar vaktiniz kaldı da desem sadece görevim olduğu için yapıyorum, dakikalar geçsin istemiyorum ama.Yaş kemale erdi, gözlerim görmüyor demişsiniz 2 yıl sonra emekli olmanızın gerekçelerinden biri olarak ama bence sağlığınıza dikkat ederseniz ( sağlıklı beslenmeden bahsetmiyorum siz biliyorsunuz neyi kastettiğimi ) belki bu sorunları az da olsa aşabiliriz.İlk zamanlar anlayamasam da bu isteğinizin gerekçelerini sizi tanıdıkça daha iyi anladım.Beni tanıyamazsın deseniz de siz ben sanırım yavaş yavaş sizi çözmeye başladım.
Biz dümbükler sizi çok seviyoruz ve devamlı sizi her zaman olduğu gibi yeşil gözlerinizle ( inşallah gözlerinizi de çay şekerleri gibi potansiyel her şeyi yeşil görme kabiliyetimle yanlış görmemişimdir ) gülümserken görmek istiyoruz.Canım hocam benim…

Sevgili Şaziye,
Sizlerle böylesine yoğun iletişim içinde bulunabilmek beni mutlu ediyor.
Bir öğretmen olarak, birlikte olduğunuz kişilerle her neyi paylaşacaksanız, önce aranızdaki o iletişim kapısını aralayın. Bu kapı aralanmadan, zaten birşey paylaşamazsınız ki, dersinizin amacını paylaşabilesiniz…
Bu nedenle bana kocaman kapılar açan cümle dümbükleri ben de çok ama çok seviyorum…

  1. Anonim diyor ki:

01 Kasım 2009, 15:02  (Düzenle)

RASTGELE GİZLİ HİKAYELERİ BULDUM:d:d:d:d:d::):):)):):):):)

Ne diyeyim, iyi halt ettin… Bari reklamını yapma buralarda…
Bu arada yeni arayışta başarılar diliyorum…
Not: Eskiler ateşe odun atma hikayesi olarak adlandırırlardı

  1. Hatun TÜRKMEN diyor ki:

01 Kasım 2009, 20:33  (Düzenle)

Canım Hocam,
Şimdi ben de Ferdi abi gibi, “Ben de özledim, ben de…” diyeceğim. (:D) Sizi, Bursa’yı o kadar özledim ki… Tabii, bu noktada harcanması gereken biraz ütopik bir mevzu var amma yüz yüze görüşmeyi beklemek gerek. Bu arada, burada benim d…lerle bu yıl çok iyi başladık. Umarım, hep böyle gider.
Görüşmek dileğiyle ellerinizden öpüyorum hocam. Kocaman sevgiler…

Sevgili Hatun,
Senden (özellikle yeni mekana ve yeni düzene ilişkin) iyi haberler almak ne güzel…
Şimdi harcanacak mevzuuyu merak ettim valla.
Utanma be, senin dümbüklerle iyi bir başlangıç yapmana da çok sevindim.
Sayenizde gözüm arkamda kalmayacak.
Sevgiyle..

  1. the one diyor ki:

01 Kasım 2009, 21:30  (Düzenle)

Merhaba Hocam;
Yazılanları okuyunca bende birşeyler yazmak istedim. Ben de küçük dümbüklerinizden biriyim.Öncellikle çok iyi bir öğretmensiniz hocam. Bu mesleği bırakmayın.Çünkü biz Üniversiteye binbir umutla girmiş olan öğrenciler bizi küçümseyen, alay eden, buraya geldiğimize pişman eden meslekdaşlarımızla senelerimizi geçirmek istemiyoruz. Bölümümüz güzel yapan etmenlerden biri de sizsiniz , bilmiyorum ben kendime ve arkadaşlarımıa bakdığımda bile içim kararıyor bazen . Sadece fakülte bitirmekle olmuyor her şey bunu anlatmak ne kadar zor olsada…

Sevgili Kardeşim,
Farkında olmak çok önemli. Sende de bu var. İyi bir öğretmen olma yolundasın. Çevrendeki olumsuzlukları, (bana çok dokunan alay etme konusu da dahil) asla yapılmaması gereken kötü davranışlar olarak görüp, insan yetiştirme önündeki önemli engeller olarak tanımlayarak, kendin için bir kazanıma çevir bence.
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Fatma İLGAR diyor ki:

01 Kasım 2009, 23:28  (Düzenle)

Bu dönemin başında yine yolundan gidebileceğim bir öğretmen arayışına başladım,3 senedir bu arayış içindeyim.Tam buldum derken hep vazgeçtim,hayır bu da olmaz dedim.Benimkisi samanlıkta iğne aramaya benziyor biraz.Her gördüğüm parıldayan şeyi iğne sanıyorum,biraz daha dikkatli bakınca olmadığını anlıyorum.Bir kaç hafta önce yine parıldayan bir şey görmeye başladım samanların arasında,her geçen hafta daha da fazla parıldıyordu.Bu sefer yanılmamak için defalarca,dikkatli dikkatli baktım.Gözlerinin içine,göstermeden çekinmediği içine hiç çekinmeden baktım.Bu defa göz yanılması değil,iğnenin ta kendisi. :)
Daha yeni yeni onu bulmuş olmanın mutluluyla havalara uçarken,kaybedicek olma düşüncesiyle gözlerim doluyor.Hiç bulamamış olabilirdim düşüncesi sevincimi geri getiriyor ve daha da çoğaltıyor.

Nasıl yapsam da paylaştıklarınızın hepsini alsam diye düşünüyorum.Anladım ki iyi bir öğretmen olmanın yolu sizden geçiyor.Sağa,sola sapmadan doğrudan sizden geçiyor.Abdullah CAN’ın rahle-i tedrisinden geçmiş bir denizyıldızı olarak ben de bir sürü denizyıldızı kurtarmak istiyorum.

Ve siz her ne kadar yerinizde gözüm olduğunu düşünsenizde,aslında benim gözüm yerinizde olmakta değil her zaman yanınızda olmakta…

Sevgiyle ellerinizden öpüyorum…

Sevgili Fatma,
Duygu yüklü mesajını okurken (o dikkatle baktığın) içimden geçenleri burada paylaşmaktan çekinmeden yazayım ben de. Şimdi emekli oldu, sevdiğim bir Hocam, herkesin etrafından dolaştığı Syntax konusuna beni bulaştırmış, kendi ifadesiyle bana EL VERMİŞTİ. Sonra ben Yüksek Lisans Tezime “ergative verbs” konusunu seçecek kadar işi büyütmüş, Virginia Yip, Silvina Montrul, Hiroyoki Oshita gibi kişilerle yazışmış, onlardan da birşeyler öğrenmiş, Hocamdan BOYNUZ KULAĞI GEÇTİ sözünü işitmiştim. Sen, ilk sorduğum sorunun yanıtını ummadığım kadar kısa bir sürede getirince, bu olay gelmişti aklıma. Sen her ne kadar mütevazılık yaparak, yanında falan desen de, gönlümden geçen ilk söylediğim. Bir yaz tatilinde sana (ve dahi talep eden diğer talebelere) EL VERMEYİ ÇOK İSTERİM. Seçimlik ders açtırmayanlara inat… (Bu arada küllenen ateşi üflediğinin farkına varan Sümeyye, benim yürek sızılarımın depreştiğinin farkına varıp sana kızıyor olabilir, uyarmadı deme
:-))

Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Sümeyye H. ŞİRİN diyor ki:

02 Kasım 2009, 23:17  (Düzenle)

Hocam,

Şu son mesajınızı okuduğum an inanın ne diyeceğimi, ne hissedeceğimi bilemedim. Küçük bir çocuk gibi sevinsem mi, yoksa kanayan yaraya basılan tuza kızsam mı, kapanan defteri artık rafa kaldırmak yerine sayfalarına yeni şeyler karalayacağımız için umutlu olsam mı! Aslında hepsi :)

Ama eğer bu kadar müşteri varsa sanırım yeni şeyler düşünebilirim! Son bir defa şansımızı deneyebilirz kanımca. ( Zaten dekanlığa dilekçe yazmaya alıştım, bu hızla devam edebiliriz).

Bu son 2 sene sanırım gerçekten çok güzel şeylere gebe.

Saygılarımla…

Bazen, eşşek kadar adamların da çocuksu düşleri olabiliyor…

Bir kerecik, İngilizce öğretmenliğinde daha fazla katkı getirebilirim diye Teknoloji dersini bizim programdan verirseniz iyi olur diye bir talebim olmuştu, onun dışında ne ders türü, ne ders saati sayısı ne de gece dersi hesabı yaptım. (Şimdi bu satırları okuyan, Teknoloji dersini benden aldığı için, kızıp beğenmeyip yaz okulunda tekrar alan İngilizce öğretmen adaylarıyla, genç araştırma görevlerinin gözleri önünde gece dersi tartışması yapan öğretim elemanları alınacaklar, ama maalesef göstermekten çekinmediğim içimden geçenler aynen böyle)

Yani diyorum ki, tek bir saat ek ders ücreti almasam, tek bir dersim olsa, hatta bir sınıf bile değil, üç beş öğrencim olsa da ben kendimi iyi hissettiğim bir konuda süreç sonunda gerçekten “ayrıcalıklı” denizyıldızları yetiştirebilsem…

Bu da benim düşüm…
Ama biliyorum ki, ne buna olanak var ne de artık benim zamanım…

İşte böyle Sümeyye…
Her bir mesajı okuduğumda, içimden geçenleri aynen gösteriyorum hep dediğim gibi.

Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Şaziye KARATAŞ ya da bugün ve daima sizi üzen Başbelası diyor ki:

04 Kasım 2009, 18:07  (Düzenle)

” Öğrencilerimden Özür diliyorum ” başlıklı yazınızı ilk okuduğumda siz üzülmeseniz de sorun da etmeseniz de ben üzüldüm ama üzüldüğüm haksızlıklarla olan mücadelenizde sizi yıldırmaya çalışanların durumu.Bir öğretmen sadece dersleriyle uğraşmaz, eğer bir yerde bir haksızlık , bir hata görüyorsa da müdahale etmelidir ki bize örnek olsun daha önce de bana söylediğiniz gibi öğrencilerini güçlü kılsın , onlara umut aşılasın.Sizin üzülüp üzülmediğinizi sorarken ve hatta şakayla karışık bugün çok kullandığımız ” Kendinize iş çıkarmayın ” derken kesinlikle sizin düşündüğünüz gibi ” artık derslerinden başka bir şeyle uğraşmayın ” demek istemedim aksine sizin bu mücadeleniz benim hoşuma bile gitti. Ama üzülmenizi istemiyorum çünkü üzülmedim deseniz de mutlaka kırıldığınız bir yerler olmuştur.Siz bizlere zaten yeterince zaman ayırıyorsunuz.Eğer öyle olmasaydı bugün çok mutsuz bir anımda yanınıza gelmezdim gelince sıkıntılarımın azalıyor kendimi daha iyi hissediyorum çünkü ben ne kadar üzsem de sizi siz gene de beni önemsiyorsunuz ; diğer öğrencilerizi de aynı şekilde.Ben yemekten önce gelen sonuncu kişi olarak böyle düşünüyorum.Ve içimdeki çocuğun sizi üzmesini istemiyorum fakat bazen ben de ona sözümü geçiremiyorum bugün olduğu gibi.Çok seviyorum sizi hem de çok.

Sevgili Şaziye,
Birinci konu kapandı gitti. Artık konuşmanın bir anlamı ve gereği yok…
Ama yazdıklarının sonuna doğru gelindiğinde seni uyarmam gereken önemli bir noktayı görüyorum.
Evet ben öğrencilerimi seviyorum.
Sizlerden de beni sevenler var.
Sen de kişisel olarak beni sevdiğini söylüyorsun.
Ama, gerçek sevgi “demekle” olmaz. Gerçek sevgi, özveridir, katlanmaktır…
Sen söz dinlemiyorsun…
Unutma ki büyükler, küçüklerini seven büyükler, küçüklerin işine gelmeyen isteklerde bulunsalar bile, bil ki o istekleri küçüklerinin iyilikleri içindir. Hele o büyük bir de babaysa, öğrencilerini evladı gibi görüyorsa, bu kesinlikle böyledir.
Lütfen söz dinle…
Bu yaklaşımın sonu Ziya Paşa’nın o güzel söylemine doğru gidecek, uyarmadı deme…
Nus ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir….

  1. Işıl diyor ki:

04 Kasım 2009, 18:38  (Düzenle)

Hocam, selamlar saygılar…
Yeni sitenizle yeni tanıştım :)çok memnun oldum, sohbet etmiş gibi hissettim kendimi sizinle. Bir de selam vereyim istedim…
Muhabbetle…

Işıl Merhaba,
Demek ki Japonya’dan salimen döndün. (Şimdi bana çekik gözlü güzel bir Geyşa getirmemişsindir de
:-)
Evet site yenilendi.
Görüldüğü üzere ben de diş geçiremediğim için sağa sola hırlayıp duruyorum buradan.
Başka da bir halta yaradığı yok.
Sevgi bizden…

  1. the adnan diyor ki:

06 Kasım 2009, 00:25  (Düzenle)

selamlar başımın üstündeki yerinden dolayı saçımı kestirirken hicab ettiğim ve ellrinden öptüm anları kendime fırsat ve nimet bildiğim hocam SAYIN ABDULLAH CAN…

BEN BURADAN YAZIYORUM FIRSATIM OLDUĞUNCA…İNAN HOCAM AYNI OLMASA DA,Bİ NEBZE DERTLEŞTİĞİMİZ GÜNLERDEKİ GİBİ OLUYOR…
Bu platformda( ben böyle diyorum),yeni arkadaşlarımda var..
bi anımı paylaşayım sizle alakalı…
malum 2001 yılında sizorada,pembe binada derse giriyodunuz..
ööyle kolay bi dese diil ha,,sentax,semantik,tree diagramllı,,( bu ne ya dediğimiz…morpheme deyince MORFİN GİBİ ZİHNİMİZİ İLK BAŞTA DONDURAN BİR DERS…
İLK DERSTE DEDİM YANDIK BİZ..BU NE DERSİ
BEN BÖYLE İNGİLİZZCE DLBİLGİSİ FALAN GÖRMEDİM…
NEYSE Bİ GÜN KAFEDE OTURUYOZ,SİZİ ONCEDEN TANIYAN Bİ KAÇ AGA İLE TANIŞIYOZ ARADA DEDİLER Kİ MATKAP LA( SİZ OLUYOSUNUZ…)TANIŞTINZ MI?
DEDİK YOK SOYADI MATKAP OLAN HOCA YOKKİ…
ÇÖMEZİZ YA :),,YAV YOK DEDİLER DERSİNDEN GEÇEN AVRASYA MARATONUNU HERSENE BİRİNCİLİKLE KAZANMIŞ KADAR MUTLU OLAN BİR HOCA VAR ADI ABDULLH CAN..NAMI DİĞER MATKAP APO…
NAMINIZ DA SINAVLARINIZ ZORMUŞ..DELERDE GEÇERMİŞ…
ZATEN KORKMUŞUM..Bİ DE BU ÇIKINCA AYAKLARIMIN BAĞI ÇÖZÜLD܅
İNANIN MİSAFİRLİĞE GİTTİĞİM ZAMANLRDA(YATIYA) KİTABI DA GÖTÜRÜYODUM…MİLLET SİZİN DERS KİTABINI DERİ KAPLAMA YAPTIRMIŞ,,BİRBİRİNE GÖSTERİYODU..
ARADAN ZANA GEÇTİ Bİ GÜN SİZE TREE DİAGRAMINI ÇIKARDIĞIM BİR UZUN SENTENCE GETİRDİM..DOĞRU YAPILMIŞTI..AYNEN ŞUNU DEDİNİZ..YAV GÖZLERİM YAŞARDI……BEN O AN
KAPTIM DİAGRAMI … BİDE BAKTIM Kİ,ASLINDA ZOR Bİ DERS DİİLMİŞ..OKUL( UNİ) HAYATIM BOYUNCA( YAPAMASAMDA) ZOR OLASINA RAĞMEN ELİMİ KALDIRMAKTAN KORKMADIĞIM..KALIRSAMDA BU HOCAM BURADA NEDE OLSA DERSİ GENE VERECEK ZEVKLE ALTTAN ALIRIM DEYİP KORKMADIĞIM..SENTAKS VE SEMANTİK TEN ÖTEYE GEÇİP BU KUTLU YOLDA REHBER EDİNDİĞİM Bİ HOCAM OLDUNUZ..
BURADAN ŞUNU MERAK ETTİĞİMİDE BİLDİRMEK İSTİYORUM..
YENİ dersleriniz nasıl geçiyor acaba ?
bir eğitim bilimci olarak, tanıdğınız kadarıyla size umut verebiliyormuyuz…
yeni öğretmen adayı arkadaşlarım işin sadece sizin o meşur poşetli muhabetlerinize mi takılıyor..o lezzetlerin yanında gerçek lezzete ulaşabiliyorlar mı acaba..
o kadar çok soru var ki kafamda..inşallh anadolu lisesine geçiş yaptığımda sizi eğer müsait olursanız bir gün (dilerseniz)
öğrencilerimle sohbet etmeye bekliyorum hocam,,,hanemizi şereflendirip,,öğrencilerime unutulmaz bir tad bırakmanız , ne ne için olunur göstermeniz ve anlatmanız,bir günlüğüne de olsa onlara aakademik lezzeti sunmanız içiin..
her nekadar sürçü lisan ettimse affola..

ellerinizden kissing…

Sevgili Adnan,
Güzel mesajın beni geçmişe götürdü.
Bu arada şimdiki dümbükler de MATKAP APO’yu öğrenmiş oldu.
Yazdıklarınla unutulmuş söylemler canlansa da ben o güzel günleri özlemle andığım için gülümseyerek geçiriyorum aklımdan.
Valla şimdiki gençlerin ne düşündüklerini ne algıladıklarını onların adına ifade edebilmem mümkün değil.
Bu sene güzel gelişmeler oluyor. Denizyıldızları ciddi umut veriyor. Umduğumun ötesinde hem de…
Sizlerle görüşmeyi, öğrencilerinize sizlerin nasıl bir öğretmen olduğunuzu anlatmayı istemez miyim hiç…

Poşetli muhabbetler konusunda orta yolu hala denkgetiremedik.
Buraya yazılan mesajlar arasında konuyla ilgili bir adet mesaj var.
(Kendilerince haklı olarak) yadırgayanlar, bir yandan da talep edenler, insanı iki arada bir derede bırakıyor.

(Kaldırdığım paragrafı okumuş olduğunu varsayıyorum)

Sevgiyle gözlerinden öptüm…

  1. Sümeyye ŞİRİN diyor ki:

07 Kasım 2009, 23:33  (Düzenle)

Hocam,

If there were a cure for healing that heartache, it would certainly be “education is a must”. But now?

Bari işlerini doğru yapabilselerdi de “yapılıcak” değil “yapılacak” yazabilselerdi :).

Saygılarımla…

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil
Çektiğim alâmı bir ben, bir de Allah’ım bilir

Fuzuli

  1. ipek yonar karagöbek diyor ki:

09 Kasım 2009, 23:41  (Düzenle)

Hocam merhaba ben evli ve iki çocuklu çiçeği burnunda öğrenciniz ipek eşimle birlikte sitenizi çok ilginç ve farklı bulduk .Eğitim farklılık ve kalitenizin devamlılığı dileğiyle

Teşekürler İpek Hanım…
Tarif ettiğiniz öğrenci tipi bana hiç de yabancı değil. Bu nedenle sizi çok iyi anlıyor ve yaptığınız işe saygı duyuyorum.
Eşinize ve size selam (bizim yüzümüzden annelerinden ayrı kalan) ufaklıklara da kucak dolusu sevgi…

  1. Oylum diyor ki:

13 Kasım 2009, 00:26  (Düzenle)

Hocam nasılsınız? En son geçen sene sizi okutmanlık alımıyla ilgili kafamdan geçenleri sormak için aramıştım. ALES çıkarmışlar bir de şart olarak, ne alakası var anlamadım. İngilizce okutmanı olmak için Türkçe-Mat.in ölçüldüğü bir belge elimde olmadığından hiçbir halt yiyemedim takdir edersiniz ki.. Görüşmeyeli nasılsınız? Herşey yolunda mı?
Ben ilköğretimde yapamayacağımı anlayıp anadolu lisesi sınavlarına girdim ve ismi lazım değil bir anadolu lisesine atandım. yapabilirsem idarecilik istiyorum aslında. bu işin içine girdikten sonra bu yobazlardan çok bizim o odalarda oturmamız gerektiğini düşünüyorum. Nasıl bir okula düştüm, ne siz soruuun, ne ben anlatayım hocam… Görüşmek üzere..

Merhaba Sevgili Oylum,

Ne zaman senden haber alsam, aklıma gecenin geç ve yıldızsız bir saatinde Kafkas’ın önünden dolmuş duraklarına doğru yürüyüşlerimiz geliyor. Sanki sorumlusu benmişim gibi, küçücük bir kız çocuğunun gecenin bir vakti sokaklarda yalnız başına dolaşmasına neden olan o programa kızar, onu durağa (sonradan ek: evine) kadar götürmek gerek diye düşünürdüm…

Ne alakasının olduğunu ben de anlamış değilim. Hatta, dört yıl dil eğitimi dersleri almış, İngilizcesi çok iyi çocukların, KPSS gibi genel bir sınavla, sertifikasyonla öğretmen yapılmaya çalışılan kişilerin arkasına atılmasını da anlamış değilim. Zaten o nedenle, diğer sorunun yanıtını da “kendimce işler yolunda değil” şeklinde verebilirim.

Yöneticilik idealini gerçekleştirirsin umarım. (Eğer bu işi liyakata ve nesnel ölçütlere göre yaparlarsa) Anladığım kadarıyla bu konularda da sıkıntılar var…
Atandığın okul konusunu yüz yüze bir muhabette harcayalım mı?

Senden haber almak güzeldi. Sadece (beklediğim) mutsuzluğuna üzüldüm. Ama ben seni biliyorum. Üstesinden gelirsin.
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Oylum diyor ki:

13 Kasım 2009, 10:44  (Düzenle)

Hocam siz bana fakültedeki boş zamanınızı söyleyin, ben birgün sizi rahatsız edeyim. Gerçi dışarda da görüşebiliriz. Neyse siz birşeyler söyleyin işte, ben uyarım..
Bir konuda da yanılıyorsunuz, gece heykeldeki duraklara kadar ve dolmuşa binen sizdiniz, benim ondan sonra daha yolum vardı. Yani aslında ben sizi durağa bırakıyordum :)))

Olsun, ben olayları değil duygularımı daha iyi hatırlıyorum demek ki. Yine de yolun bir kısmını yalnız gitmemiş oluyorduk.
Önümüzdeki hafta sınav haftası.
Sonrası için Pazartesi sadece öğle arası 2 saat dersim var. Bir de Çarşamba günleri öğleden sonram uygun. Bunun dışında Cumartesi günleri Koza Han’da ya da Mahvel’de çay ısmarlayabilirsin. (Abi olsaydın Köşküm’e de götürebilirsin diyecektim
:-)

  1. Özge Turan diyor ki:

13 Kasım 2009, 15:22  (Düzenle)

Canım hocam,

nefis bir sayfa olmuş, çok beğendim ben, biraz geç keşfettim sanırım :(

size selamlar gönderiyorum rahle-i tedristen geçmekte olan yeni ablalarla :)

ellerinizden öpüyorum kocaman..

Hürmetler..

Özgeee,
Nerelerdesin, uzun süredir sesin soluğun çıkmadı. Merak ettik seni. Boş bir vaktinde uzun bir e-postayla anlat bakalım neler yapıyorsun…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Şaziye KARATAŞ diyor ki:

13 Kasım 2009, 17:52  (Düzenle)

Canım Hocam,
Yazmaya karar vermeden önce biraz düşündüm dedim yeter artık bu kadar yazdığın daha fazla rahatsız etme Abdullah Hoca’yı yazdıklarınla ya da ara sıra üzerinde çok fazla düşünmeden söylediğim sözlerle…Ama sonra bazen yaptığım gibi ” Anılar ” kısmına baktım.Bazı isimler ( Bünyamin, Adnan, Oylum, Yavlum vs. )
sürekli dile getirmişler size karşı duygularını, düşüncelerini.
Perşembe günü İbrahim’i kıskandığım gibi onları da kıskandım çünkü sizi çok seviyorum.Biz sizin değerinizi eski öğrencileriniz kadar anlayamamışız bunu fark ettim.Bizler hala sınavların zorluğunda ya da derslerde ara sıra bahsi geçen Adnan’ın da dediği gibi poşetli muhabbetlerdeyiz, sizin bizden biri olma çabanızı maalesef kabul etmiş değiliz.Sevgiyi sonuna kadar hak eden bir hocaya karşı hala fikirlerini sorduğumda ” diğer hocalar gibi ”, ” ondan ders seçtiğime pişmanım ” , ” bizi kpss ‘ ye hazırlamıyor ” , ” bir hoca hiç öyle konuşur mu? ” diyenleri anlamıyorum.Biz yeni nesil sınav başarımıza göre hocaları kategorize ediyoruz ve ben de bu öğrenci profilinden nefret eder hale geldim üniversiteye başladığımdan beri.Eski öğrencilerinizi özlüyorsunuz biliyorum, biz onlar gibi olamıyoruz maalesef.Hani şu soda-profiterol iddiası vardı ya( unutmadım bu arada sınavlardan sonraki hafta :)) , ” Bünyamin gibi olacak ” demiştim size, eski bir öğrencinizi size hatırlatacak biliyordum.
Onlar gibi olmayı çok isterim hocam ( çünkü kıskanıyorum onları ) , onlar kadar sizi sevebilmeyi,sizi eleştirdiğim zaman dilimi ısırmayı, sizi kıracak bir şey söylemeden önce en az iki defa düşünmeyi, bazı arkadaşlarımızın taktığı gibi ara sıra da yapsam şu poşetli muhabbetlerinize takmamayı, sözümü söyledikten sonra pişman olmamayı ( özellikle dün derste dediklerim için )…
Sevenleri kıskanıyorum, sevmeyenlere kızıyorum, sizi sevdiğim halde hak ettiğiniz değeri göstermiyorum; nasıl bir çelişki ben de anlamadım.Bazı öğrencileriniz gibi duygusal mesajlar yazamıyorum ama inşallah içimden geçenleri ifade edebilmişimdir.
Abdullah Can(ım) Hocam benim….

Şaziye,
Yine söz dinlemiyorsun…
Ve beni üzüyorsun.
Benden ders seçtiğine pişman olanlara, KPSS’ye hazırlamadığım için rahatsızlık duyanlara, dersteki üslubumu eleştirenlere kızmaya ve en tehlikelisi onlardan nefret etmeye hakkımız yok…
İşte insanlar okuyorlar, görüyorlar, biliyorlar…
Ben buyum işte…
Seçmeselerdi, gelmeselerdi, ben mi zorladım onları benden ders alın diye…
Bir daha seçmezler olur biter…

Çünkü, ben bu filmi çok gördüm…
Geçen yıl teknoloji dersinde, yaklaşım dersi yaptı diye arkamdan konuşan onlarca öğrenci oldu. Muhtemelen tepegözün faydalarını öğrenemediler diye eksiklik hissettiler (ve belki de bana kızdıkları için) yaz okulundan dersi yeniden alanlar bile oldu.
Ama ben, bir gün derste bir teksir kâğıdından yaptıkları şirin bir katlamanın (ki odamın duvarında asılıdır) üzerinde adları yazılı bir elin parmakları kadar “talebem” için hala iyi ki yaptım diyorum… Bugün aynı durum olsa gene yaparım onlar için…
Çünkü onlar çıkıp yaptığımın neden iyi olduğunu söyleyebilirler. Bunun benim ve onlar için bir anlamı var…
Ama diğerleri neyi, neden eleştirdiklerini söyleyemezler… Çünkü gerçek anlamda bir eleştiri için, neyin neden yapıldığını bilmek lazım.

Şaziye, ben sizi gerçekten çok seviyorum. Hem de koşulsuz…
Tek isteğim, şu kalan zamanımda, benimle birlikte olan gençlerin, işini bilen, saygın, profesyonel öğretmenler olmalarına katkı getirebilmek. Attığım her adımın, ağzımdan çıkan her sözün bir hesabı var… Gençler beni eskisi kadar anlamasalar da….

Son söz:
Ben sizleri olduğunuz gibi seviyorum.
Bugün, seni tanıyan birisine, derste bana, “dersin yarısı oldu, hala konuya giremedin” dediğini söyledim, hem de gülerek. Belki ne konuştuğumu, konuştuğumun Bloom’un Tam Öğrenmesinden daha önemli olduğunu anlatamamış olabilirim, ama, sorarım sana, kaç öğretmenine korkmadan söyleyebilirsin bunu, hesap sorar bir tonda? Ama, benim görebildiğim ve beni mutlu eden ne biliyor musun, sizinle paylaştığım o sınıfta, içinden geçeni söyleyebilecek kadar ÖZGÜR bir ortam sunabilmişim ya, işte bu özgür ortamda, yaptıklarımızı tartışır, adam gibi öğretmen yetiştirilebilirim.
Merak etmeyin, o poşet konusu da kontrol altında.
Bir gün Barış, tahtaya analiz etmem için (hinliğine) “My horses to you”. yazmıştı. Gerekli yanıtını aldıktan sonra, hep beraber, bir prepositional phrase’in Noun Phrase’in postmodifier fonksiyonu olabileceğini öğrenmişlerdi…

Başkaları için üzülmeyi bırak. İddiayı kaybettiğine üzül :-)
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. öykü diyor ki:

17 Kasım 2009, 01:15  (Düzenle)

hocam 2.sınıftan öykü ben su yaklasımlar anlatmanız için sizi bir türlü rahat bırakmayan:) size yönelik eleştirilere gelince begenmedimiz her fırsatta yerden yere vurdugumuz egitim sistemimize her yeni seyde oldugu gibi sizin tarzınız da kolay kolay sindirilemeyecek gibi gözüküyor..çünkü sadece önünü görmek isteyen bir toplumuz(trafik kazalarının bu kadar cok olmasını da buna baglıyorum)bu konudaki sogukkanlılıgınızı hayranlıkla izliyorum bence bu da onlara verebileceginiz en sık ve size en cok yakısacak davranıs inanmayacaksınız ama beni okula motive ediyorsunuz bu da basarının sartlarından biri:D daha 2 ay olmasına ragmen yaptıgınız her sey için teşekkürler inşallah ömrüm boyunca bir sekilde hayatımda olursunuz=)
galiba dersinizi iple cekiyorum

Teşekkürler sevgili Öykü,

Sizler yaptığım işi benim için anlamlı kılıyorsunuz.

Sevgili Şaziye’nin bir önceki mesajına da gönderme yaparak şunu söyleyebilirim.
Hakkımdaki eleştirileri dikkatle okuyor ve bundan kendime pay çıkarmaya, daha açıkçası dersler almaya gayret ediyorum.
Ancak, sizlerin de tepki göstermesine neden olan öyle noktalar var ki, işte o noktalarda eleştiride bulunan insanlar aslında “kendileriyle” hesaplaşıyorlar ve bu hesaplaşma sonucu, kendilerine kesemedikleri ya da kesmedikleri faturaları kesecek birilerini arıyorlar ve en ortadaki kişiye de faturayı kesiyorlar. Bu nedenle bu tür olayları doğru değerlendirmek ve (dediğin gibi) soğukkanlı olmak gerek…

Hep söylüyorum, hayat bir seçenekler manzumesi ve yaşantılarımızın çoğu da seçimlerimizin birer sonucu. Çok daha açık ifade etmem gerekirse, bu rahle-i tedrise gelenler, biraz daha emek sarf edip, biraz daha bedel ödeyip, sonuçta daha fazla şeyler öğrenme seçeneğini işaretlemiş olanlar. Hem de daha kestirme daha kolay seçenekler varken. Onların bu tercihlerinin sonucunu ben değiştiremem ki…

Bu durumlar bana, bir belediye seçimi öncesi (imarsız ruhsatsız ve güvensiz) gecekonduları görmezden gelen bir reisin, seçildikten sonra yıkıma girişmesinin ardından, bazı vatandaşların “ellerim kırılsaydı da oy vermeseydim” tarzı feryatlarını hatırlatıyor. İşin tek üzücü yanı, bu olayların geçtiği piramitte (bu Maslow Amca’nın piramidi oluyor) adresin tabana yakın bir bölgeye ait olması…

Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. the adnan diyor ki:

17 Kasım 2009, 20:15  (Düzenle)

Ellerinden hasretle öptüğüm hocam…
iyi akşamlar dileyerek başlamalıyım sanırım…demin SÜMBÜLÜZADE yi okudum ve taaa o günlere gittim…yalnız şu yanlış anlaşılmasın(bunu interm arkadaşlarıma diyorum) bizim derslerde tenefüssüz rahatladığımız anların Mehmet efendi kahvesi tadındaki muhabbetleriinden ve bayram kolonyası gibi bir zaman bizi ferahlatan muhabbetlerdendi sadece bu muhabbetler..inan hocam şimdi bile bu gerginliği attım üzerimden sayenizde..bir an için sanki fakülteye geldim…
biz öğretmen olarak göreve başladık başlayalı bu sürecin içerisinde gerçekten bizi yoracak ve kafamızı bozacak olaylarla karşılaşablyoruz…Bu günde böyl ebi durum oldu..Şöyle ki; Anadolu Lİselerine geçiş sınawı için beklediğim bir anda,bir arkadaşım beni aradı ve dedi ki klavuz yayınlanmış ve öğretmen lımı yapılacakmış..hemen girdim meb’e ,doğru klavuzu yayınlamışlar ve sınaw da 27 Aralıkta….40 gün gibi bir süre kalmış…inanın çok moralim bozuldu..bir eğitim kurumundan başka bir eğitim kurumuna merkezi sistemle sınaw alınacak ve 40 gün içinde başvuru,sınaw,yapılacak..ALES,KPDS,UDS,VB SINAWLAR ARASINDA AYLAR VARKEN BU SINAW NİYE OLDU BİTTİYE GETİRİLİYOR Bİ TÜRLÜ ANLAYAMADIM…
ve sizin paylaştığınız olayı okuyunca biraz rahatladım doğrusu…
şunu demeliyim ki öğretmenlik için okuyan arkadaşlarıma: uni yıllarında ne kadar güzel temel atılıyorsa her konuda,inanın o kadar güzel meslek icra ediliyor..Abdullah Hocam bizlere gerçekten senfoni şefi olma yolunda temeller atığın için sana sonsuz teşekürlerimi sunuyorum..
şu anda sizi ders ortamında yapılan esprilerle,derse olan didik dididk öğretme ve kalıcı izli,silinmez,kemiğe işlemiş eğitim anlayışınızdan,hayatı öğretmen gibi değilde orada ,ailelerine uzak olan meslektaşlarıma baba,dost abi ve adını ne koyarsanız öyle davranmanızdan şikayetçi olan kardeşlerim illaki vardır…yalnız unutmasınlar mezun olunca ve işe başlayınca (özllikle bizim meslekte) hemen yanınıza bir rehber virirler,,,yolyordam öğretsin dye..işte o anda anacaklarını ,bize verilen rehberlerden daha ii yolyordam öğretildiği hatta yaşam tarzı ahaline getirildiğini görünce sizi sevgi ve muhabbetle yadedeceklerdir..
Mesleğimin ilk yılı ilk döneminde bir kolejde çalıştım,oradan mezun öğrencilerimden bir kaç tanesi ankara fen de,bir kısmı başka illerde fen liselerinde ve bir kısmıda yine özelde devam ediyorlar..bir kaç tanesi var ki türkiye derecesine hazırlanıyorlar..ve hala iletiişim içindeyim hatta okuttuğum her öğrencimle iltşşim içindeyim..onların başarısını kendi başarım gibi görmeyi,öğrenciyi her nasıl olursa olsun elde, insan evladı olduğu için elde tutmayı,sevmeyi ve sevilmeyi,bildiğimin ötesini araştırıp daha ii bilerek öğretmen ve model olmayı,….bana aşılayan siz değerli öğretmenime çok teşekür ediyorum..
ve sizinle şu anda ders işleyen arkadaşlarımıda kıskanıyorum..
intended meaning leri anlamaktan geçiyor öğretmenlik bence,,, olay ”What I want to hear” değilde ”What do you mean” olmalı diyorum..ön yargısız,bilinçli,uygar birey olma yolundaki gençlerimize uygar ve donanımlı bireyler olarak model olmamıza katkıda bulunduğunuz için teşekür ediyorum..
bir şiirde ben yazayım madem:

uçun kuşlar ,mevsim gösterdi yine
uzak diyerlerın rotasını.

verdi ellerinize,üşümesin diye.
yünden örülmüş eldivenlerinizi

hava soğuk ,heryerinizden giriyor.
buz gibi soğuk hava üşütüyor sizi.
….
sıcak sımsıcak bir yuva burası,
Tutunun ki ,en güzel yer orası.

vsselam…
saygılarımla…
sürçülisan ettimse affola..

Yazdıklarını özellikle de şiiri gülümseyerek okudum Adnan. Senin içinde açığa çıkarılmayı bekleyen birşeyler var gibi geliyor bana…
Umarım beklentilerin en kısa sürede gerçekleşir…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. asudeli diyor ki:

19 Kasım 2009, 12:50  (Düzenle)

Selam,
Ben sizi tanımıyorum, bu sayfayı da rastgele buldum; Fen Edebiyat mezunlarının da formasyon almaları ile ilgili nette araştırma yaparken bir de baktım ki ana sayfayı okumuşum, ziyaretçi defterini tek tek bitirmişim… Haydaaa… Yapacak o kadar işim var, çalışcak o kadar dersim, çözecek o kadar sorum var… Kopamadım bir türlü siteden ve sık kullanılanlara ekledim.
Ne güzel yaaw.. Ademin biri öğretmen olmuş, bir sevgi çemberi içinde, çevresinde kelebekler uçuşup duruyor: sevgi pıtırcığı çiçekler, arılar da var; olsun hepsi lazım.
Umarım ben de bir gün formasyon alabilirim de KPSS engelini de aşıp sizin gibi takdir edilen, sevilen, ne yaptığını bilen ve bu ülke için iyi şeyler yapan ve yetiştiren kişilerden olurum.
Ahh ulan formasyon, anamızı ağlattın bee!
Yaş otuza geldi, okumanın, öğrenmenin, bilginin sonu yok ama bir meslek sahibi de olamadık. “Bir baltaya sap olamadın” diyenler haklı da e biz de haklıyız be kardeşim… Sistem çarklarında bizi öğütüyorsa ve hâlâ direniyorsak öğütülmemek için bizim de elimizden bir tutan bulunmaz mı?
Daha çok öğrenmek, daha çok paylaşmak, daha iyi yaşamak…
….
İmrendim ve paylaşmak istedim sadece…

Merhaba, İzmir taraflarından yabancı ağlara takılan güzel dost…
Demek sanal âlemde karşılaşmak da varmış…
O senin canını sıkan KPSS’leri, ne olacağını bilemeden üniversite okumaya çalışan milyonlarca gencin yüreğindeki endişeyi, atanma önündeki engelleri ve benzeri yüzlerce sorunu ve daha da önemlisi bu sorunların nedenini biliyoruz biz. Ve bunun kavgasını veriyoruz.

Sorun insan olabilmekte…
Fare gördüğünde tepsiyi fırlatıp fare peşinden koşma ile önündeki işi yapma arasında doğru tercihi yapabilmekte…

Düşünsene,
Muhtardan, belediye reisine, müsteşardan bakana kadar herkes şahsi çıkarı ile işi arasındaki tercihte önce işini düşünse… Bir de işini “kitabına göre” yapsa. Üzerine, “işi doğru yapma” ile “doğru iş” yapma arasındaki farkı sorgulasa.
Onları iş başına getirenler, hem onları görevlendirirken, hem de görevlendirdikleri işlerini yaparken, imrendiğimiz çağdaş toplumlarda olduğu gibi “bir toplumsal denetleme mekanizması” kursa ve görevlendirdiklerini denetlese. Mesela veliler okulların önünde dikilse, “bir dakika kardeşler, benim vergilerimden eğitime ayrılan payı siz nasıl kullanıyorsunuz bakalım?” dese… Ve sorsa, “bu çocuklar aptal mı da, 25 fen sorusundan ortalama 2-3 soru yapabiliyorlar?” diye…
O zaman Devlet Planlama teşkilatı, 2023 senesinde şu kadar öğretmene, bu kadar hâkime ihtiyaç var der. O zaman YÖK (kafe açılsın, esnaf zengin olsun diye değil) ihtiyaç kadar insan yetiştirmek için üniversite açar, öğrenci alır. O zaman insanlar umutla geleceğe bakar ve mahkûm olduğu için değil, umudunu gerçekleştirmek için okur, çabalar… Ve o zaman, sırf insanları elemek için böyle sınavlar yapılarak, var olan potansiyel, yüreklerdeki korkuya feda edilmez.

Bu ütopyanın gerçek olması için bir koşul var.
Toplumu oluşturan insanlar EĞİTİMLİ olacaklar.
Ama bu eğitim “öklidi bilme”, “avagadroyu bilme”, “psotmodifier’ı” bilme anlamında eğitim değil. Bu eğitim, o insanlara, kendilerini Maslow’un piramidinin tabanına ayaklarından bağlamış zinciri kıracak bilinci kazandıracak bir eğitim olacak ki, bu ütopya gerçek olsun.

Kalan zamanımda sonucunu göremeyecek de olsam, buna, daha doğrusu çözümün bu olduğuna inanıyoruz biz.
Bu işin ırgatları (biz öğretmenler) “yaptığımız işin anlamını bilirsek”, bu düşün gerçekleşeceğini düşünüyoruz.

Gördüğün gibi derdimiz aynı.
Senin ve benzeri sorunlar yaşayan gençlerin daha güzel bir dünyada yaşaması için uğraşıyoruz.

Sana o hiç tanımadığın âdemden öneri;
İnsan hayatında bir yılın iki yılın çok önemi yok. Karart gözünü, vazgeç neyse seni çalışmaktan alıkoyanlardan. Sık dişini, geç şu KPSS denen köprüyü, hem de köprüde karşılaşacağın dayılara gülümseyerek. Bir hedefin olsun, (önemini inkâr etmiyoruz kuşkusuz) ayın onbeşinde bankamatiğe takılacak kartın da ötesinde bir anlamı olan.

Biz dünyayı değiştiremeyiz. Ama ömrümüzü o yolda harcarız ya… İşte mesele bu…
Sevgiyle…

  1. the adnan diyor ki:

20 Kasım 2009, 17:11  (Düzenle)

selamlar…
öğretmenim yazdınız herşeyi okudum,ve bir zanalar fen edebiyatlılar öğreten olsun mu omasın mı diye bir ankat koymuş ve ötesindede karşıklı sohbete ve tatlı atrtışamalara sahne olan bir hizmet vermiştiniz bu sayfa üzerinden..
o zmanlar ben karşı çıkmıştım ve yinede karşı çıkıyorum…
maden herkes öğretmen olacak neden fen edebiyat dye bir bölüm var,,,,onu anladık işin lmini bilmini öğreteceklerse fen edebiyat fakültelerinin kontenjanlarını sınırlandırsın ve o gençlere eğitim fakültelerinin önünü açsınlar…
inanın hocam dikkatimi çeken bir durum var,,ingilizce eğitim verenn üniversitelerden mezun olan öğrenciler 2. öncelikli punaıyla, nasıl oluyorsa
hiç pedagoji,,foormasyon almadan öğretmen oluyorlar…
biz de 5 puan fazla almış ve egitim fakultesinde okumuş,,,1.ve 4. sınıfta gözlem ve uygulamaya gitmiş,,,yöntem ve teknik almış,testing almış,methadolji sınawını zorla ve korkuyla geçmiş,,çocuklara yabancı dil öğretimini görmüş..vs vs..bireyler olarak eğitim fakülteli olarak biz ne yapacağız o zaman diyordum ve diyorum…bizim aldığımız o kadar ders ne olacak…bunun cevabını alsam rahatlayacağım…şunu yanlış anlamyın,o kardeşlerimin öğretmen olmasını isemiyor değilim,,elbette olmalılar ama
öğretmen olunulacaksa eğitim fakülteleri var,,yok eğitim fakülteleri değilde fen edebiyattan da öğretmen yetişip aynı kulvarda yarışacaksak neden adı fen edebiyat?
peki biz neden eğitim fakültesi okuduk?
bu arkadaşalrımız öğretmen olmak için okudularsa nedn eğitim fakültelerinde okumadılar?
ssiz yukarda bahsemişiniz,fen den eden 2 tane doğru yapyorlar die,,,yada ben ingilizce öğretmeye çalışırken ,,elbette gramer de veriyorum en basit ”kip” kavramını kendi dilinde öğrenmeden ben nasıl grammar öğreteceğim…elbette fen edebiyatlı kardeşlerim bu kavramları iyi biliyorlar ama,,öğretim tekniği almıyorlar ki?
sonra benim Gazi Eğitim fAKÜLTESİ SOSYAL BİLGİLER ÖĞRETMENLİĞİ BİTİRMMİŞ KARDEŞİM ÇOKTA İYİ BİR ÖĞRETEMN OLMASINA RAĞMEN,,,KENDİSİNDEN ÖNDE 5 TANE FEN EDEBİYAT MEZUNU KARDEŞİMİZ OLDUĞU İÇİN ATANAMIYOR VE POLİS OLDU ŞİMDİ…BEN ANLAMIYORUM…
BU KARDEŞLERİMİZ BİLMİYORLARMIYDI FEN EDEBİYATTAN ÖĞREMENE OLUNAMAYACAĞINI Kİ?
BEN ULUDAĞ İNGİLİZCE MEZUNU OLARAK ŞUNU DİEBİLİRM BENİM EĞİTİM FAKÜLTEMDEN MEZUN OLAN ÖĞRETMEN KARDEŞLERİM GERÇEKTEN KONSEPT ÖĞRETMEN OLUYORLAR…
VE BU KADAR DONANIMLI ÖĞRETMEN ADAYININ ÖNÜNE AZ BİR PUAN ARALIĞIYLA GEÇEN MİSALEN,ATATÜRK ÜNV.İNGLİZ DİL VE EDEBYATINDAN GELEN BİR ARKADAŞIM,SIRF PUNALA VE HERHANGİ BİR ÖZELLİKLE DEĞİL SIRF PUNALA GELEN ARKADAŞIM İNGİLİZCE ÖĞRETEMZSE KİM SUÇLU?
MERAK EDİYORUM…BENİM KARDEŞİM LİSEYİ BİTİRDİ İYİ BİR PUAN ALMADI,TEKRAR ÇALIŞIYOR,,VE FEN EDEBİYAT TERCİH ETMEMESİ KONUSUNDA ISRARCIYIM…ÇÜNKÜ EN SONUNDA ÖĞRETMEN OLMAK İSTEYECEK VE SENEELERCE BEKLEYECEK…HAKLI MIYIM HAKSIZ MIYIM…?
ELLERİNİZDEN ÖPERİM..

Evet Sevgili Adnan,
Sorunu kurcaladığımızda altından tanıdık “pislik” çıkıyor.
Ana sayfada yazdığım gibi, sorun öyle “öğretmen yetiştirmeyle”, “memleketin eğitim meselesine alternatif çözüm aramayla” ilgili değil.
Başta içinde yaşadığımız toplumun, (ki o toplum bahçesindeki çiçeğin böcüğün güzel görünmesi için 4 yıl peyzaj mimarlığı okutur da, kendi geleceği olan çoluğunun çocuğunun eğitimini sallamaz) duyarsızlığı var. Ama işin en gübreden kısmı, o duyarlığın oluşması için de, o halkımın EĞİTİMDEN NASİBİNİ alması gerekir.
Çoluk çocuk ne yapsın, ekmek davasında… İş güç sahibi olmak istiyor, hayata tutunmak istiyor. Piramidin tabanında kurallar neyse onlara göre davranmak zorunda bırakılıyor.
Biliyor musun, YÖK’e sunulan, Fen edebiyat Fakültelerinde formasyon verilme talebinin gerekçelerinden birisi, Fen Edebiyat Fakültelerinin taban puanlarının çok düşmesi…
Bir fakülte türünün puanının yükseltilmesi için önerilen hamle, küçük ölçekte çözüm gibi görünürken (ki bu ivmenin asıl nedeni öğretmen eğitimiyle hiç ilgisi olmayan “ekmek davası” meselesidir) yaratacağı sonuçlar nedeniyle (yeterli donanıma sahip olmayan öğretmenler, kurumlar arası görev alanlarının iç içe geçmesi, bireylerde örselenen adalet duygusu ve bunun işe ve topluma yansımaları gibi) pek çok soruna yol açacaktır.
Ama hala bunu kimsenin sorun ettiği yok.
Belli bir lisans programını bitirmenin ardından öğretmenlik formasyonuyla öğretmen yetiştirme dünyada kabul gören bir uygulama. Bu nedenle yargısız infaza gerek yok.
Ama özellikle davranış bilimlerinde çözümler, sorunun yaşandığı bağlamla ilişkilendirilerek bulunduğunda etkilidir.

Bu meseleleri kimse tartışmıyor, kimse sorun etmiyor.
Bakalım diğer arkadaşlardan lehte ve aleyhte görüş bildiren, daha açıkçası, bunu, elini (or his/her eye) kıpırdatıp iki satır yazacak kadar “üzerinde konuşulacak konu” hisseden çıkacak mı?
Bu meselelerin çözümü tartışa tartışa olur.
Sevgilerimle…

  1. Sümeyye ŞİRİN diyor ki:

21 Kasım 2009, 01:20  (Düzenle)

Hocam,
Akıl ve mantık ekseninde olaya baktığımızda cevapta çok açık ve seçik biçimde ortaya çıkıyor zaten.
Diğer alanlar içinde aynısı kesinlikle, ama kendi bölümümden örnek vereyim. Eğitim fakültesi öğrencisi olarak 1 yıl İngiliz dili ve edebiyatı eğitimi alıp, ardından ide mezununa “ben de filoloğum, seninle aynı statüdeyim. Mesele İngilizce, gerisini boşver” gibi bir tavır sergilemem ne kadar mantıklı?

Biyoloji okuyanlar hiç tıp, genetik ve veterinerlik alanlarıyla ilgili hak iddia edebilir mi? Kimya bölümü bitirenler “ben zaten kimya mühendisinden daha bilgiliyim” gibi bir tavır sergileyebilir mi? Hiçbir hemşire “bende de bilgi var, alanlar da yakın. Doktorluk tam bana göre..” diyebiliyor mu? (Hem kimse demeye cürret edemez, hem de kimse dedirtmez…)Ama her nedense konu öğretmenliğe gelince herkesin DOĞAL olarak o bir dilim pastada payı var. Nasılsa öğretmen olmak demek yeterli alan bilgisine sahip olmak demek. Yöntem-teknik-metot- strateji… Hiiiç gerek yok bu işin inceliğine bakmaya. 1 senede şöyle genel bir eğitim verilir, halledilir kolaylıkla. (Nasılsa devlet okullarında 40-50 kişilik sınıflarda 40 dakikayı sınıfı susturmak için harcıyoruz ve ders işlemeye zaman kalmıyor ya… ).

Bir alanda uzman olmak, bir konuda bilgi sahibi olmak çok farklı; sahip olunan bilgiyi karşıdakine anlatmak çok çok farklı bir olay. Biz eğitim fakültesinde “öğretmenliğin inceliklerini, olmazsa olmazlarını” öğreniyoruz. Konu hakkında sahip olduğun bilgiyi öğrenciye aktarmadaki yeteneğin kilit nokta.Biz bu kilidi farklı farklı anahtarlarla nasıl açarız, onun eğitimini alıyoruz.

Fen-edebiyatlı arkadaşlara sözüm yok asla. Kısır bir döngünün hüküm sürdüğü sistem var ortada. Madem o fakülteye giren öğrencilerin çoğunluğu öğretmen olmak istiyor, kaliteli öğretmen olsun o arkadaşlarda. Fen-edebiyatın kontenjanları azaltılsın, eğitim fakültesinin kontenjanları artırılsın. Yeter ki bu soruna ciddi anlamda bir çözüm bulunsun. Mesele insan çünkü…

Geçenlerde YÖK Başkanı açıklama yapmış, oğlunun matematik öğretmeninin matematik bilmediğini düşünüyormuş. Yanılıyor, belki öğretmeni diskret matematiği, sayılar teorisini, lineer cebiri, olasılık teorisini, integrali çok çok iyi biliyordur. Peki öğretmeni bildiğinin ne kadarını öğrencisine onun hazırbulunuşluk düzeyini, ön öğrenmelerini, seviyesini, bilişsel gelişim düzeyini, öğrenme stilini göz önüne alarak aktarabiliyordur?

KPSS’de puanı basan atanırmış. KPSS- derin ve çetrefilli bir konu…
Düşünmek-üzülmek-bir yere gelememek…

SAYGILARIMLA

Sevgili Sümeyye,
Yazdıklarının içeriği hakkında (tanıdık, bilindik) yorumlar yapacak değilim. Tartışmayı buraya, bu yöne çekmemin nedeni biraz farklı. Bilimsel ifadesiyle hipotez testi yapıyorum. Sir Isaac Newton, adını koyup formüle etmeden önce, yeryüzündeki varlıklar çekimsiz bir ortamda uçuşuyorlardı da, (doğru olmayan elma hikayesinden sonra) patır patır yere mi düştüler? Yani, sorunu hissetmektir sorun çözmenin birinci aşaması. Dewey de öyle başlamış zaten. Hissetmek… Sorun vardır, insanlar dolaşırlar bi haber şekilde. Bir gün sorun çarpar, bıraktığı izden, açtığı yaradan farkeder insanlar sorunu. Ama yara enfekte olmuştur bir kere, zordur iyileşmesi.
Hissetmek, elini kıprdatmak, zaman ayırmak, üzerinde düşünmektir. (Sakın kimse üzerine bir şey alınmasın, bu işlerde kimse kimseyi zorlayamaz. Zorlarsa da hissetmek olmaz) Bu yüzden teşekkür ediyorum sana. (Bir de, benzer bir konuda, diğer kanaldan ulaşıp duruşunu esirgemeyen Fatma’ya)
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Fatma İLGAR diyor ki:

21 Kasım 2009, 17:55  (Düzenle)

HERKES ÖĞRETMEN OLAMAZ.
Eğitim fakülteleri mezunları mı fen edebiyat fakültesi bitirenler mi öğretmen olacak sorusundan önce sorulması gereken soru öğretmen olmanın ne demek olduğudur. Ben ne eğitim fakültesindeki öğretmen adaylarının ne de fen edebiyat fakültesinde formasyon almaya can atan insanların öğretmenliğin ne demek olduğunu bildiğine inanmıyorum.(İstisnalar kaideyi hiç bozmamıştır) Öğretmen nedir, kimdir, yenir mi, içilir mi? Bu soruyu öğretmen olacak ve olmayı düşünen herkes kendine sormalı ve mutlaka cevabını bulmalıdır. Bu soru hayati öneme sahiptir, eğer şimdi bu sorunun cevabı bulunmazsa, iş işten geçtikten sonra duvarlar sizin kafa darbelerinize isyan edebilir. Hayatınız boyunca soru işaretleri dört bir yanınızda dolanıp durabilir.

Öğretmenlik nedir,ne DEĞİLDİR?

*Öğretmenlik pek çok insanın düşündüğü gibi sadece bir meslek değildir. Öğretmenlik sadece meslek sahibi olmak için seçilebilecek bir meslek olamaz.Eğer insanların hayata tutunmak için seçtikleri dal öğretmenlik olursa zaten çatırtıları duyulmakta olan o dal bir gün kırılacaktır.
* Öğretmenlik öyle insanı zengin edecek bir meslek de değildir. İyi ki de değil, bir an öyle olduğunu düşünüyorum da, paragözlüler de gelir ve bu mesleği daha da bozarlardı.
”Öğretmenlik terzi iğnesine benzer; başkalarını giydirir ama kendi hep çıplak kalır.”
*”Öğretmenlik en rahat meslektir, oh hafta sonu tatil, sömestir tatili, üç ay yaz tatili…”diyenlerden misiniz yoksa siz? Yanılıyorsunuz, değildir. Tam tersine öğretmene tatil yoktur, öğretmenin vazifesi ömür boyu sürer. Öğretmen her yerde ve her konumda öğretmendir; öğretir, eğitir, kendindekini paylaşmaya devam eder.
*Öğretmenlik çocuk oyuncağı hiç değildir. Cicilerini giyip, salına salına sınıfa girip dersi bir şekilde geçirenler (for example: programda 3 saat görünen dersi yarım saatte kitapta altını çizdirerek, ezberinden hiç atlamadan tekrar eden, ezberlediklerinden tahtaya iki üç satır bir şeyler karalayıp doktorasının başına koşanlar) öğretmen değildir. Öğretmenlik zor iştir,zoru sevmeyenlere göre değildir.

Öğretmen(hoca)kimdir peki?
Öğretmen hayatın şimdisine ve sonrasına hazırlayandır.Öğretmenin sınıfı yeryüzüdür, talebesi de bütün insanlardır. Öğretmen içindeki öğretmenlik aşkı hiç bitmeyendir. Paylaşan ve paylaşmaya teşvik edendir. Bütün olumsuzluklara rağmen duruşunu bozmayandır, doğru bildiğinden taviz vermeyendir.Hakkı savunan,haksızlığa tahammül edemeyendir.Öğretmen işini layığıyla yapandır. Öğrencisini koşulsuz sevendir ve öğrencisinin gönlünde olandır. Öğretmen…

Bu listenin ucu açık, daha çok şeyler eklenebilir.Öğretmenliğin ne olmadığını anlarsak ne olduğunu anlamamamız daha kolay olur. Bu yüzden işe ne değildirlerden başlamak lazım.(o liste de uzatılabilir)Şimdi cevaplanması gereken şu mühim soruya gelelim. Soru açık uçlu olduğu için cevaplamaya üşenenlerin olabileceği kanısındayım.(Bu kanıya varmamdaki sebep vizelerde ezici bir çoğunluğun kapalı uçlu soru talep etmesidir)Bu nedenle sorunun cevaplanması için bir kere de kapalı uçlu olarak soracağım.

(Düzeltme faktörü uygulanacaktır, yanlış cevabınız başka soru olmadığı için bir doğru cevabı değil sizi(öğretmenliğinizi) etkisiz kılacaktır.)

1)Aşağıdakilerden seçeneklerden hangisi doğrudur?

A)Öğretmenlik önüne gelen her vatandaşın yapabileceği bir meslektir. Yoldan geçen bir insan evladını çevirip “Öğretmenlik yapabileceğiniz meslekler arasında mı?” diye sorsanız alacağınız cevap:”Tabi yaparım ne var onda yapamayacak.”tır. Yani Türk insanı doğuştan öğretmen olma niteliklerine sahiptir.

B)Öğretmenlik sizi bolluk içinde yaşatacak kadar maaşı yüksek bir meslektir. Öğretmen olursanız bilin ki köşeyi döneceksiniz. Yatlarınız, katlarınız, etrafınızda fır dönen hizmetkârlarınız olacak.Ve daha neler neler…

C)Öğretmenlik çok rahat bir meslektir,masa başı iştir.Sınıfa gelirsiniz,masanıza kurulursunuz,tek işiniz konuşmaktır.(ne konuştuğunuzun da pek önemi yok).Tatili boldur, hafta sonlarını sevdiklerinize balık tutarak, sömestir tatilini Uludağ’da, yazları da Hawaii’de geçirebilirsiniz. Oh değmeğin keyfime…

D)Öğretmenlik iş bulamayan vatandaşlarımız için bir umut kapısıdır.İçinde bulunduğumuz koşullarda işsizliğin giderek artmasıyla birlikte öğretmenliğe talep attı.İster formasyon alarak, isterseniz öğretmenlik sertifikası alarak mesleğe adım atabilirsiniz.Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda Mevlana’nın şu meşhur sözünü benimsemiştir.
“Gel ne olursan ol yine gel”(Gel, her kim olursan ol yine gel)

E)Öğretmenlik dünyanın en zor işidir. Herkes öğretmen OLAMAZ. Öğretmen olmanın gerektirdiği niteliklere sahip olmayan, öğretmenliğin ne olduğundan bihaber insanlar öğretmen olamaz. Öğretmen sıfatının altına gizlenecek olan o insanlar(canavarlar),ancak okuryazar cahiller yetiştirebilirler.

Son söz:
İnsanlar yollar inşa ederler, başka insanlar muazzam binalar inşa ederler, kimileri de gemiler inşa ederler. Bütün bu yolları, gemileri ve gösterişli binaları inşa eden insanları ise ÖĞRETMENLER inşa ederler.

Saygılarımla.

Paylaşımların için teşekkür ediyorum Fatma.
Sevgiyle…

  1. the adnan diyor ki:

21 Kasım 2009, 23:23  (Düzenle)

selamlar…
öğretmenlik üstüne…
FATMA,Sümeyye hanfendileri,değerli öğretmen arkadaşlarımı okudum ,Sümeyye in term ama Fatma meslek temi belirtmiş,,lakin cümleler ve düşünceler fevkalade..İzniniz olursa bi konuyu paylaşmak istiyorum…
Bugünümü anlatayım,malatya ya 120 km uzaktaki ilçemden kalktım,il merkezine gittim,,bi kaç tane kitapçı dolaştım ve dedim ki her birine Hertürdeki anadolu lisesine geçiş için sınaw hazırlanacağım kaynak bakıyorum ; bana söylenilen şu:
-Hocam,ÖYLE BİR KAYNAK DİREKT OLARAK YOK ,LAKİN SİZ EĞİTİM BİLİMLERİ KONU ANLATIM ALMALI VE ÇALIŞMALISINIZ SANIRIM…
Durdum ve hafifi bir gülümsemeyle peki dedim,çünkü işin aslı öyle imiş,eğitim bilimleri ve alan bilgim olacakmış…haklılar…
benim bu alanlarda bilgim olacakmış..buraya dikkat ediyorum,bilgim olacakmış..bu millete bilgiyi,ezberi bozup nasılı ne içini öğretecek öğretmenlerde kuru ezber istenecekmiş…amamç sadece sınıflandırmak için yani ezberi kuvvetli öğretmenleri almak için yapılan bir sınawmış..formasyon ,insan bilimi ,farkındalığı,kavratma becerisi değil bilgin olacakmış..şunu inkar etmiyorum yanlış anlaşılmasın,,elbette sınaw lazım ama,madem sınawa başvuru ve hertürdeki anadolu lisesine öğretmen olmak için 2 yıl çalışmış olmak,takdir i ,teşekürü,sicil notunun ii olması gerekiyor, da sonunda mülakatta yapılacakta niye sınaw yapılıyor? bunu anlamış değilim,,2001 yılına kadar bu okullara direkt kpss puanıyla atama yapılıyordu,sonra ne olduysa nalamadım böyle bir durum ortaya çıktı…(BİR PARANTEZ AÇIP ŞUNU PAYŞAMAK İSTİYORUM)
bizleri süründürecekler ya,,oldum olası zaten ucunda mülakat olan sınawlardan çekinmişimdir…niyesi malum,,anlatmayım…ben fakülteyi bitirdiğim sene bir özel okuldan başvurmadığım halde çağırıldım..ve şartları konuşurlarken dediler ki sizi yarın gelin mülakata alacağız,,peki de dedim mülakatı kim yapacak?
universiteden benim alanımın hocaları mı gelecek?
-yok,dediler.lisimizin öğretmeni ( vurguda şöyle: Marmara İngilizce yi bitirmiş öğretmenimiz.) dedim ben size öğretmen olmam kusura bakmayın..neden diye sorulunca dedim ki..beni mülakata almanıza hiç lafım yok…ama mülakat nedir ben anlayamadım…bana micro teaching deseniz anlarım,,yada iş başında sizi dinleyeceğiz bir kaç ders bi süreç izleyeceğiz ,deseniz anlarım ama,ben çocuklarla karşı karşıya gelmeden,,onların bir kaç gün hazır bulunuşluk,bilişsel seviyesi,vb ni görmeden benim ,sizin sorduğunuz iki tane soruya cevap vermemle nasıl öğretmeniniz olmamı bekliyorsunuz? Kaldı ki;szin lisede ki öğretmeniniz beni nasıl mülakata alabilir?
dedim ve çıktım kibar bir şekilde aradan bir kaç gün geçti hocam sizle görüşmek istiyoruz dediler,ama mülakat yok,şartlarınızı bildirin,beraber çalışalım hay ay dedim ve başladım göreve..
göreve başlarkende hedeflerimi ve ne zaman ne gerçekleştireceğimi bir kağıda yazıp teslim ettim ,bana vay hocam dediler,,bunalr yapılacak mı? evet dedim seyredin,,asıl mülakat bu işte deyip başladım görreve,,aradan bir kaç ay geçti ,,dil klübü kurmak ve bir otelle anlaşıp,(en basiti),hafta da bir çocukları orada konuşma pratiğine,sonrada bir kaç büyük turistik otellde ve bulunduğumuz yerde gelen turistlere ingilizce memleket tanıtım rehberliği yapmaya başlatalım dedim..çok beğenildi…veliler toplanıp toplantı yapıldı..kabul edildi..ve ben kurumdan konuşma setleri,dil eğitim işitsel ve görsel içirikli materyaller istedim maliyet çıkardım…maalesef sbs de o zaman inilzce çıkamadığı için ve kabul görmedi,masrafmış güya..ve bende yarıyılda verdim istifamı ,çağırdılar,hocam size biz mülakatımız yaptık kabul ettik,birlikte çalışalım devlette körelirsiniz dediler ve buradayım şimdi..
TEKRAR DÖNERSEM KONUYA; madem biz bir üst kurumda öğretmen olacağız, bizi süreç içinde değerlendirsinler,ama hakkıyla değerlendirsinler,,ben şimdi strese girdim sınawa çalışacağım diye,,sınawdan korkumdan değil,çalışırım ama mantıksız bir sınawa
çalışcağım diye,,
ben başvurumu yapayım,alsınlar beni,sicil notum tavanda,devletin müfettişlerinin hakkımdaki kananaatleri zira öyle ,,bu konunun uzmanları ve öğrenci memnuniyetini8 fakültelerde olduğu gibi,anketlerle ölçülsün),baktılar ben yapamıyorum geri kurumuma göndersinler…
sevgili meslektaşlarım msanırım mesele bizim düşündüğümüzden de öte,üzüm yemek değil ,sizlerinde bahsettiği gibi,orada bir adam olsun ,hala kara olna tahtayı yazsın doldursun yahut,yazmasın ezberlediklerini yazdırsın,,zil çalınca kahvesini içsin yoluna devam etsin mantığı mı var ne?
amacım kimseyi zan altında bırakmak değil ama ben yeni okuluma tayin alalı 2 ay oluyor ve öğrenciler benden azdan şikatetçi,bunu kendi hazırladığım anketle ölçtüm,,şikayet meselesi isie yazdırmıyormuşum,önceki öğretmenler yazdırıyormuş,deftere daha 5 sayfa not tuttabilmişler,halbuki bu yıl bir defter bitermiş diğer öğretmenleri olsa,,kelimeler 5 -10 kere yazdırılıyormu, ama ben yazdırmıyormuşum,vb,,,
Bana cevap verrimisiniz Abbdullah hocam,deftere yazdırmakla,kafaya kazımak arasındaki farkı,ben hata mı ediyorum yoksa?
arkadaşlarımın dediği nokta buraya geldi sanırım yukarda,öğretmenlerimiz hep böyle alıştırıyorlar,,yaz yaz yaz…oku oku oku…belki unutmuşunuzdur bi ara yazmıştım size,ben WİLL konusunu ,okulun perdelerini kendime kıyafet ederek anlatmıştım ,çingene olup fakla bakmıştımda diğer arkadaşlar bana gülmüştü,,yada,used to konusunu sınıf masa öğrtüsünü kullanmış ve anlatmışrım,,,vs.vs..merak ediyorum..bunları acaba fen edebiyat fakültesi mezunlarından kaç tanesi,yada,eğitim fakültesi mezunlarından kaçtanesi yapıyor? içtiğim bir kahvenimn fotoğrafını çekip,,projeksiyonla yansıtıp, will konusunu ,,en yakın sosyal içerik yani fal ile anlatıyorlar,,? yada bir matematkçi,dikdörtgenler prizmasının hacmini içtiği basit bir meyve suyu kutusunu kullanrak anlatıyor,yada silindirin hacmini çocukların her an içtiği teneke kola kutusunu kullanarak anlatıyor.. veya Nasreddin hocanın gölü mayalama fıkrasından yola çıkarak ,çözeltiler anlatıyor,,yada,sınıfta bir dil kutuları oluşturarak cümlenin öğelerini anlatıyor..veya bizim 7. sınıf öğrencimiz ingilizceden 5 ortalama yaparken Türkçe den 4 yapıyor,,
matematiği yaparken,fen yapamıyor?
bizim lisede bir matemtik öğretmenimiz vardı,hemen tanım der ve tanım yazdırı sonrada iki tane soru çözer geçerdi,,bizim fen hocalarımız neden optik konusunu işlerken ,yada aynada görüntü işlerken çocukların ,onun ne olduğunu bilemden,dokunmayıp,görmedikleri çukur aynadan bahsediyolar…her evde ayna var ama çukur olanı yok,,,,biz öğretmenliği bilmiyoruz aslında Robinson Crusoe Cuma’ya konuşmayı öğretiyor ama biz,Cuma öğretemiyoz,ÖKLİD br bağıntı koymuş ortaya ,öğretmen tahtaya kitaptakinin aynısını yazıp bırakıyor kenara neden bu çocuklara o bağıntı yaşatılmıyor?
üçgenin iç açılarının toplamı şudur deniyor,,bir kuru ağaçran 3 tane dal koparıp,birleştip,üçgen yapılıp,çocuklara ölçtürülüp buldurulmuyor*
şans mı zekamı bilinmez,bizim yurdum çocukları bir şekilde öğreniyolar..Yök başkanımızda çıkıp öyle diyebiliyor,,çocuğu özel okula gitmesine rağmen…
özetlersem,,öğretmen olunmaz,öğretmenlik yaşanır bana göre,,,nasıl nefesi almaktan oflayıp poflamıyor ,şikayet etmiyor,sak öğretmektende etmemliyiz..şikayet edenler de öğretmen olmamalı…
üniversitelerde de öğretmenlik öğretilmez,öğretmenlik yaşatılır bana göre,,Rehberlik der ki; kişiye yolları göster tercih sun..o kendi yaşantısıyşl akarar versin…bizde ise kişiye yollar verilmiş,kapatılmış,gidilecek bir öğretmenlik kalmış..herkes öğretmen oluyor sonra ,,,eğitim fakülte mezunları yığılırken,,diğer bölümlerden ön sıraya önceden gelmiş olanlar geçip meslek evet meslek sahibi oluyorlar,,,öğretmen olmuyorlar,,,
Diyorum ki: eğitim fakültelerinden öğretmen yetişir,,,Fen Edebiyattan değil,,eğer oradan da yetişiyorsa adı değiştirilip,gerekli dersler konulsun orasıda eğitim fakültesi olsun…
ben öğretmenim ve yaparak,yaşayarak,rüzgar ve yelken olarak,,meslek değil,yaşam şeklim ve hayatım olarak bu işi yapıyorum..para içiin değil insan yetiştirmek için yapıyorum diyen lere selam ve saygılarımı sunuyor,,Abdullah hocam sizinde ellerinizden öpüyorum..
sevgiyle kalınız..

Teşekkürler Adnan,
Şimdilik her ne kadar “kendimiz çalıp kendimiz oynuyormuşuz” gibi bir görüntü sergilesek de, yaptığımız iş, konuyu, ileri geri konuşmanın ötesine taşıyıp, tartışabiliyor olmamız nedeniyle, benim için anlamlı. Hepinize teşekkür ediyorum.
Sorduğun için yanıt veriyorum. Eğer bir öğretmen sınırlı olan ders zamanını, zaten kitapta notta yazılı olan konuyu bir de deftere yazdırarak harcıyorsa, bu, onun süreçte birşeyler yapamadığı için “zamanını bir şekilde geçirme” aczini gösterir ki, bu da bir öğretmene hiç ama hiç yakışmaz. Hele fotokopyanın, çıktının ayağa düştüğü bir çağda…

Sevgilerimle…

  1. murat bayar diyor ki:

22 Kasım 2009, 23:39  (Düzenle)

Gözlerimin buğusunu uzun zamandır bu şekilde hissetmemiştim. Duygu yoğunluğum seninle olsun, uzun ince yol sevenler.

Sevgili Abim,
Gençler ayrıntıyı bilsin diye uzatıyorum iki satırlık teşekkürü.
Seksenli yılların ortalarında İhsaniye Alt sokaktaki bekar evimizde başlayan dostluğunla kitaplarda yazmayan pek çok şeyi senden öğrendim. (Bulaşık yıkamanın dışında öğretemediğin yemek yapma ve benzeri işler, senin beceriksizliğinin eseri değil…)
Gördüğün gibi yaman bir çelişkinin ortasında son demlerimi harcıyorum.
Bir yanımda, sistemin kendisine benzettiği, yapmaya çalıştıklarımı kendilerine eziyet olarak algılayan ve kestirmeden iş bitirmek isteyen gençler, bir yanımda da bana umut ve enerji veren, bu ülkenin geleceğini yetiştirme sorumluluğunu hissederek birşeyler yapmaya çalışan gençler…
Ama ben hepsini seviyorum ve aklımın erdiğince doğru bildiğimi onlarla paylaşmaya çalışıyorum.

Seni burada gördüğümüz için mutluyuz.
(Telefon görüşmelerimizdeki o klasik söylemimle bitireyim) berhudar olmak kaydıyla ellerinden öpüyorum…

  1. the Adnan diyor ki:

24 Kasım 2009, 00:09  (Düzenle)

SELAMLAR ÖĞRETMENİM…
24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜNE DAKİKALAR KALA ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ KUTLUYOR VE ELLERİNDEN ÖPÜYORM..SANA BİR HEDİYE VERİP KUTLAYAMIYORUM AMA,GÖNLÜNDEN GEÇEN BİR ÖĞRETMENLİĞİ BU MEMLEKETTEN SANA SUNUYORM..
UMARIM NACİZANE HEDİYEMİ KABUL EDERSİN..

SEVGİ VE MUHABBETLE NİCE ÖĞRETMENLER GÜNÜNE ÖĞRETMENİM..

ELLERİNİZDEN ÖPÜYORUM..

Teşekkür ediyorum Adnan… Ben de senin öğretmenler gününü kutluyor sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. şeyma dedeler diyor ki:

24 Kasım 2009, 01:14  (Düzenle)

Abdullah hocam…
Size bu yazıyı gerçekten hak ettiğinizi düşündüğüm için yazıyorum yıllar önce ilkokul öğretmenime ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN ÖĞRETMENİM derken onun bunu gerçekten hak edip etmediğini düşünmemiştim bile çünkü öğretmenlik nedir sorumlulukları nelerdir nasıl bir program uygulamalıdır gelişim psikolojisinden ne kadar haberi vardır (bilgisi çok olmalıki hayatımızda hiç kimseden yemediğimiz dayağı ondan yedik sağolsun dayak tadını çok iyi biliriz)bunlar hakkında hiçbir bilgim yoktu.Ama şimdi sahip olduğum her bilgide dönüp arkama bakınca canım gerçekten çok yanıyor ve hayatımda tanıdığım ender ÖĞRETMENLER arasına sizide katıp ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜZÜ KUTLUYORUM HOCAM…İçinizdeki öğrenci sevgisi için çok teşekkürler…

Sevgili Şeyma, “anlaşılmanın ve doğruları paylaşmış olabilmenin” güzel bir duygu olduğunu yaşattığın bu günde, ben de senin öğretmenler gününü kutluyor, sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Sümeyye ŞİRİN diyor ki:

24 Kasım 2009, 11:39  (Düzenle)

Hocam,
Geçen öğrencilik yıllarıma şöyle bir baktığımda, eşinizin benzerinizin olmadığını bir kez daha görüyorum. Her alanda geçerli bu, yerinizi hiç kimse dolduramıyor. Şu anda en yakın olduğu için söylüyorum ( şimdi yaralıyım ya), bize gerçekten her konuda tam bir model oluyorsunuz. Yaptığınız her işin, sarf ettiğiniz her sözün arkasındasınız. Ve bu bana inanılmaz bir güç veriyor. Zirvede olan hep sizsiniz! Duygu yoğunluğu yaşıyorum an itibariyle, kelimeler kifayetsiz kaldı :). Mezun olup öğretmenliğe başladığımda, sizin gibi bir öğretmen olabildiğim zaman, yapamadıklarınızı yapabildiğim zaman, en güzel hediyeyi size vermiş olacağım inşallah.

Daha organize, sıfır dümbük faktörlü nice öğretmenler günlerine… Öğretmenler gününüz kutlu olsun Hocam!
Ve tüm öğretmen adayı arkadaşlarımın ve öğretmenlerimin de öğretmenler gününü kutluyorum.

SAYGILARIMLA…

Sevgili Sümeyye,
Ben de senin öğretmenler gününü kutluyor, sevgiyle gözlerinden öpüyorum. O güzel hediye bana, hem Yunus’a hem de Aziz Mahmut Hüdai’ye atfedilen, bir kır gezintisinde “herkes demet demet çiçeklerle dönerken, elleri boş gelip, hocalarının en beğendiği hediyeyi getirmiş olmaları” ile ilgili o öyküyü anımsattı.
Sevgilerimle…

  1. ÖZLEM diyor ki:

24 Kasım 2009, 22:49  (Düzenle)

İşini en doğru şekilde yapan, malzemesini sağlam temeller üzerine kuran,sağlam binalar inşa eden, geleceğin mimarlarının yüksek mimarı öncelikle öğretmenler gününüzü kutluyorum. sizden çok şey aldığımdan ve alacağımdan eminim. sizi tanımam yine sizin etkinizde kalan 90lı yıllardaki ‘talebelerinizden’ biri sayesinde oldu,onu size benzetiyorum,tavırlarıyla,dersi anlatış stiliyle..onun selamını size söylediğimde sen de torun oluyorsun o zaman demiştiniz.Ben de size gerçekten bu aileye layık çok iyi bir torun öğretmen olacağıma söz veriyorum.
öğretmeyi ve öğrenmeyi öğrenerek öğrendiğim hocama saygılarımla…

Sevgili Özlem,
Bu akşam, yaptığım bir değerlendirmenin analizine bakıp yüreğimde bir sızı düşünürken, mesajın yüreğimi aydınlattı. (Fen Edebiyat Fakültesinden mezun olduktan sonra, öğretmen olmak için yanıp tutuşan abilerinizin ablalarınızın bir grubunun %70′i BEDELİNİ ÖDEYEREK İYİ ÖĞRETMEN OLMAK ile KISA YOLDAN SERTİFİKAYI KAPMAK arasındaki tercihlerini ikinciden yana yapmışlar) Yani, yüzde 30′u da iyi öğretmenler olmak istiyor. Benim için bunun anlamı şu. Bu rahle-i tedristen geçenlerin ÇOĞU senin gibilerini yetiştiremeyecek. Yine çocuklar matematikten nefret edecek, yine ezberleyecek, yine başarısız ve mutsuz olacak.
Sen, aradan sıyrılıp diploma alan onlarca öğretmene inat, benim doğru iş yaptığımın kanıtlarından birisisin. Sen benim için Semanur gibi, Yağmur gibi, bu rahle-i tedristen geçen geçmişin denizyıldızlarının somut başarılarısınız. Ve adım gibi inanıyorum ki, sizler de sizi yetiştirenler gibi denizyıldızları yetiştireceksiniz…
Adını burada sayamayacağım ama buralarda dolaşan onlarca öğretmen adayına diyorum ki, DOĞRU YOLDASINIZ. VAZGEÇMEYİN.
Bunları yazmama vesile olduğun için teşekkür ediyor sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. the Adnan diyor ki:

25 Kasım 2009, 23:11  (Düzenle)

sevgiler sizle olsun öğretmenim…
elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum burdan yazan ablalarım,abilerim,kardeşlerimin yazılarını,,çok hoşuma gidiyor yazdıkları,inanırmısın hocam o kadar istiyorum ki şu benim memlekete sizin öğrencilerinizden,buraya yazan arkadaşlardan bir yada bir kaç tanesi atansa..ne kadar olursa olsun inanın sizin yetiştirdiğiniz bir öğretmen arkadaşımla aynı melekette tanışarak çalışayı çok istiyorum…fikir,hedef,çözüm,,, birliği olur diye düşünüyorum…
türlü türlü unilerden mslektaşlarım var,acaipte koordieliyiz ama yinede aynı renkle boyanmış olmak daha güzel olur değil mi…
inaşllh bir gün oradan bi arkadaş gelirde siz den,derslerden,bahsederek ve feyzlenerek daha güzel işler başarırız..
aklıma gelmişken sorayım hocam, kitap okumaya çalışıyorum,okuyorumda,şimdi elimde ”SAVAŞÇI” VAR CÜCELOĞLUNDAN,BİTİRİNCE BANA ÖNERECEĞİNİZ BİR ESER VAR MI ,OKUYABİLECEĞİM,,İNANIN OKULDA ÖĞRENDİĞİMİZ PDR,MESLEK DERSLERİNİN DIŞINDA HATYATTAN BİRE BİR ALINMIŞ OLAYLARDAN YOLA ÇIKARAK YAZILMIŞ ESERLERİ OKUMAK YELKENİMDE RÜZGAR GİBİ OLUYOR HOCAM..

SEVGİ VE SAYGIYLA ELLERİNİZDEN ÖPÜYORUM..

Merhaba Adnan,

Doğan Cüceloğlu’nun kitapları güzeldir.
Savaşçı’nın yanı sıra, “İçimizdeki Çocuk”, “Yeniden İnsan İnsana”, “İyi Düşün Doğru Karar” ver de güzeldir.
Yine işimizle ilgili güzel öyküler, anekdotlar okumak istersen, Hasan Yılmaz’ın kitaplarını da okuyabilirsin. Kitapların adları şöyle: “Gençler, bu kitap sizin için”, “Öğretmenim, lütfen bu kitabı okur musun!…” ve “Sevgili Anne ve babacığım, lütfen bu kitabı okur musun!…”
Ahmet Şerif İzgören’in “Şu hortumlu dünyada fil yalnız bir hayvandır” adlı kitabı da güzel kısa öyküler içerir. (Kitaba bu garip adı veren bir çeviri sınavında yapılan şirin hata. “Elephant is the only animal in the world with a trunk” cümlesinin sınavda çevirisi böyle yapılmış da… )

Madem kitap muhabbeti yapıyoruz, önemli gördüğüm birkaç kitap adını da paylaşayım. Çünkü başka kardeşler de okuyor bu yazdıklarımızı.
Ben Sunay Akın’ın araştırmacı yanından pek çok şey öğrendim. Kitapları güzeldir.
Dil öğretmeni sözcüklerin kökeniyle de ilgilenmeli. Sevan Nişanyan’ın “Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı” hoşuma giden kitaplar arasında…
Kazım Taşkent’in, Yapı Kredi Yayınları yeni baskısını çıkardı galiba, “Yaşadığım günler” adlı kitabı, yaşamadan öğrenmeyi isteyenler için harika bir kitap.
Eğitimin siyasal işlevi, rejimi koruyacak bireyler yetiştirmektir. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizin, siyasi ve ekonomik bağımsızlığı her öğretmenin takıntısı olmalıdır. Bu konuda yakın tarihimizde “neler olmuş neler yapılmış”ın kısa bir özetini, Metin Aydoğan’ın “Türkiye Üzerine Notlar” adlı kitabında konsantre bir biçimde bulmak mümkün.

Kafamı kütüphanemin raflarına çevirdiğim şu anda, durmam gerektiğini düşünüyorum…
İş liste yapmaya doğru gidiyor.

Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. ysn diyor ki:

26 Kasım 2009, 17:36  (Düzenle)

bayramınızı tebrik ederim….

Teşekkürler Kardeşim… Ben de sana ve sevdiklerine güzel bir bayram diliyorum. Sınıflarda ikişer kişi olsa ne güzel olurdu değil mi?
Sevgiyle…

  1. the Adnan diyor ki:

26 Kasım 2009, 23:39  (Düzenle)

SİZİN VE AİLENİZİN MÜBAREK KURBAN BAYRAMINI KUTLUYOR,SAĞLIK MUHABBE ve NEŞE DOLU NİCE BAYRAMLAR DİLİYORUM..
KİTAPLAR İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM HOCAM..
İNŞALLH BEN OKUYUM,NASİP OLURSA TORUNLARINIZA (EVLATLARIMA DA OKUTACAĞIM :))

SEVGİYLE ELLERİNİZDEN ÖPÜYORUM..

Teşekkür ediyor ben de sana ve sevdiklerine sağlıklı mutlu bir bayram diliyor, sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Şeyma diyor ki:

28 Kasım 2009, 21:34  (Düzenle)

Abdullah hocam kurban bayramınızı en içten dileklerimle kutlar sevdiklerinizle birlikte o eski bayramların tadını yaşamanızı temenni ederim.Eski bayramlar daha bir başkaydı belki imkanlar bu denli geniş değildi ama en azından insanlar mutluydu ve en önemlisi DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKIYORDUK şimdilerde ise her türlü imkan var fakat mutlu olmayı bilmiyoruz…O zamanlarda bayramlar şimdiki gibi TATİL olarak değerlendirilmiyordu herkes birbiriyle bayramlaşıyordu otellerede para kazandırılmıyordu…Günün birinde gerçek değerlerimize sahip çıkmayı öğreniriz inş…Tekrar iyi bayramlar diyorum ve saygıyla ellerinizden öpüyorum.

Sevgili Şeyma,
Öncelikle, bayram kutlama mesajın için teşekkür ediyor, ben de sana ve sevdiklerine sağlıklı huzurlu ve mutlu bir bayram diliyorum. Ardından da mesajında gördüğüm bir ayrıntıdan söz etmek istiyorum. Toplumsal bir kurum olarak eğitimin, beklenen işlevlerini yerine getirebilmesi için, öğretmen ve öğretmen adaylarının bunları önce kendilerinin bilmesi ve yaşaması, bir farkındalık hissetmesi ve ardından yetiştirdikleri insanlarla paylaşmaları gerekiyor. Daha mesleğin çok başında, toplumun kültürel mirasının muhafazasını sorgulayan bir öğretmen adayı görmek, beni umutlandırıyor…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. taner diyor ki:

30 Kasım 2009, 02:59  (Düzenle)

Sevgili hocam, öncelikle bayramınızı kutluyor, sevgi ve sıhhat dolu geçmesini diliyorum. Defteri okumaya çalıştım, kısmen başarılı oldum, hepsini sindiremeyeceğimi biliyordum ve denemedim, ama bunu uzun vadede programlı bir şekilde gerçekleştirebilirim, sonucunda bundan elde edeceğim kazanımı tahmin bile edemiyorum, tıpkı bunun gibi derste de her dediğinizi algılamada zorluk çekiyorum, zaman zaman kullandığınız bir söylem onunla bağıntılı başka bir yaşantımı hatırlatıyor ve dikkatim birkaç saniyeliğine dağılabiliyor, sonuçta bütünün bir parçasından yoksun kalıp verilmek istenen anlamı tam olarak kavrayamayabiliyorum, bunun içinde tıpkı buradaki gibi uzun vadede incelenebilecek bir kaynağa ihtiyaç duyuyorum, veya duyuyoruz, yani derslerinizi kalıcı hale getirme düşünceniz umarım bize de nasip olur, buna ihtiyacımız olacaktır.

Deftere imzasını atmış arkadaşlarım olduğunu gördüm, açıkçası imrenerek yazıyorum, buraya iz bırakmak çok önemli diye düşünüyorum, bu gibi bir imkan sunmanız çok güzel, umuyorum ki aynı derecede duyarlılık gösterecek farklı hocalarımız da olsun, bizim bu programı seçmekte etkilendiğimiz hocalarımızda duyarlılıkları ile iz bırakan insanlardı.

Hocam farklı platformlarda da karşımıza çıkıyor ve üzerine kafa yorulası bir durum gibi görünüyor, nasıl oluyor da mesleki yeterliliğiniz veya öğretmenlik kimliğiniz tartışma konusu oluyor, biz elbette ki bununla ilgili kimseyi yargılayamaz veya suçlayamayız ama hani deriz ya genel ahlak kuralları diye, yokmudur iyi öğretmen olmanın genel kuralları, yani ne tür bir değerlendirme ile hakkınızda yorum yapılıyor; bu tür değerlendirmeler bizim üzerine pek söyleyecek şeyimizin olmadığı şeyler olabilir, ama bunlar açık platformlarda paylaşıldığında insanlarda bir önyargı oluşturacaktır, hakkınızda olumsuz bir yorum paylaşılan kişi sizin dersinizden uzak durmak isteyebilir, nihayetinde sizden alacağı kazanımlar ortadan kalkacaktır, bunu şunun için söylüyorum; kardeşimin de yabancı dil üzerine yetenekli olduğunu düşünüyorum, ve kendisi bir gün öğretmenlik mesleğinin yoluna düşerse önünde siz veya sizin gibi bir örnek mutlaka bulunsun istiyorum, buna engel olacak yorum ve değerlendirmelerle karşılaşması iyi olmayacaktır.

Buna karşılık hakkınızdaki olumlu değerlendirmeler ile kişide olumlu önyargı oluşturulması, beklentinin yükseltilmesi bir sakınca taşımıyor diye düşünüyorum, zaten sizin karşılayamayacağınız bir beklenti oluşacağını sanmıyorum.

Hocam tam olarak hatırlamıyorum ama ikinci yada üçüncü hafta dersinizde jübileye kalan iki yıldan bahsettmiştiniz, umarım bu süre biraz uzar, çünkü dediğim gibi kardeşimi sizin öğrenciniz olarak görmek istiyorum, eğer bu düşünceniz zamanla kesinlik kazanırsa yada kazanmışsa da şimdiden ricada bulunayım ki ben son maçlarınızı tribünden izlemek isterim, umarım biz de katılma şansı buluruz.

İlk olarak 5 kişi diye dile getirmiştiniz ama üst sınır yok demişsiniz, sahaya kaç kişi çıkarırsınız bilmiyorum ama en azından kadroya girebilirsem çok mutlu olurum, ortadaki aksiyona öyle güzel reaksiyon gösteriyorsunuz ki oluşan enerjiden pay almak hiç de zor değil, şimdiye kadar bunu başardım -böyle mi diyordu emin değilim, “message transfered from the source to the reciever”- umarım neticelendiririm…

Merhaba Taner,

Bugün bayramın son günü olduğuna göre, hala “geçmiş” sözcüğünü kullanmadan bayramını kutlama olanağım var demektir. Senin de bayramın kutlu olsun ve bayram senin için beklentilerinin gerçekleşmesine vesile olsun…

Yazdıklarına (seni sıkmadan) kısa kısa yanıtlar vermeye çalışayım.
Dersteki paylaşımlarda yaşadığın sorun her ne ise bunu benimle paylaşmanda yarar var. Eğer sınıfta bunu uluorta yapabiliyorsan öyle yap, belki aynı sorunu yaşayan ve sorununu dillendiremeyen başkaları da vardır. Yok, ben öyle konuşmam diyorsan, bir ara bir köşede kıstır beni ve sorununu paylaş. Ya sana bir şeyler öneririm ya da kendime çekidüzen verip işi daha anlaşılır kılmak için çareler ararım… Ama ne yapacağıma karar vermem için meselenin ayrıntısına girmem gerek…

Derslerin kalıcılaştırılması konusu, jübileyle de biraz ilintili. Neden derslerimi kalıcılaştırmadığımı (kitap falan yazmak gibi) izah ederken, bunun arka planında jübile gerekçelerimi de görebilesin diye dikkatini oraya çekmek için böyle bir giriş yaptım.

Belki düş kırıklığı yaşatacak bu yazılanlar ama göstermekten çekinmediğim bir içimin olduğunu ilk gün söyledim sizlere. Ben eğitim bilimlerine sonradan (birilerinin arzusu ile) bulaştım. Şu anda yaptığım iş, içinizden pek çoğunun sandığı gibi, işin olması gereken bilimselliği ile değil, işin TEKNİSYENLİĞİ ile ilgili… Bu nedenle yaptığım işten çok haz duyduğumu, yaptığımın işin ağırlığını hissederek bunun beni ayrıcalıklı kıldığını düşünmüyorum. Aksine, yüksek lisansımın olduğu “yabancı dil eğitimi” alanında, “söz dizimi” konusunda kendimi daha yetkin ve ayrıcalıklı hissediyorum…

Mesele kısaca şu; (Bunu seninle birlikte ve burasını okuyan İngilizce, Beden Eğitimi ve Spor, Müzik, Resim İş, yani cümle branş öğretmenleri dikkatlice okusun, çünkü onların niteliği ile doğrudan ilgili)
Ülkemde öğretmen eğitimi, 8 yıllık temel eğitime geçişte ortaya çıkan sınıf öğretmeni gereksinimi karşılamak için yapılandırılırken, yine alandan bağımsız yapılandırıldığı için, alan eğitimi konusunda biçimsel yeterliği olmayan programcılar (yani eğitim bilimciler), sınıf öğretmeni branş öğretmeni ayrımı yapmadan, öğretim bilgisi derslerini, bütün programlara “genel eğitim” yaklaşımıyla aynı olacak biçimde koydular. Alan eğitiminde duyarlı olmayan alan eğitimcileri de, ne olup bittiğine bakmadıkları için bunu sorun etmediler… Hala da etmiyorlar… Mesela bir kahraman çıkıp da, genel öğretim bilgisi derslerinin branş öğretmeni yetiştirmede ne kadar yararlı olduğunu bir araştırmayla ortaya koymuyor.

Lafı uzatmadan, (birilerine çamur atıyormuş izlenimi oluşturmamak için) kendimden örnek vereyim: Bir İngilizce öğretmeni, “grammar translation”, “audio lingual”, “direct”, “silent way”, “communicative” vb. yöntem, yaklaşım (ya da ilkelerle öğretim gibi) seçenekler varken, öğretmenlik hayatının hiçbir aşamasında, benim sizlerle paylaşmak zorunda kalacağım “anlatım yöntemi” ya da “benzetim yöntemi” ya da “iş başında eğitim” ya da “gösteri” gibi yöntemleri kullanmaz. Kullanmasına da gerek yoktur, çünkü, “benzetim yöntemi”, sergilenecek davranış ya yaşamsal risk taşıyorsa (cerrahi girişim) ya da çok pahalıysa (bir tank tahrip roketi patlatmanın maliyeti binlerce dolardır) uygulanabilir. İş başında eğitim, işyerlerinde kullanılır… Bunların öğretmenlik mesleki kültürel altyapısı oluşturmanın dışında bir işlevi yoktur ama veriliş biçimi böyle değildir, sanki ana öğretmen yeterliğiymiş gibi verilir…

Sınıf yönetimi dersleri veriyoruz ve oturma düzenlerinden söz ediyoruz. Oysa Beden Eğitimi öğretmeni işini ya sahada ya da salonda yapıyor, iş teknik öğretmeninin atölyede çalıştığı gibi… Resim iş öğretmeni, Müzik öğretmeni, çoktan seçmeli objektif test yapar mı? Peki neden madde analizini yapıp yapmamasını yeterlik konusu yaparız? Tıpkı sizlerin içinizde dil yeteneği çok iyi olanların, dil ve dil öğretimi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan beceriler aracılığı ile başarısız kılındığınız gibi, biz eğitimciler, kişileri gereksiz konularla meşgul ediyoruz. Okulda rehberlik ya da psikolojik danışmanlık yapacak, sınıfta hiçbir zaman öğretimi gerçekleştirmeyecek RPD bölümündeki arkadaşlarınızın benden “Öğretim İlke ve Yöntemleri” dersini aldıklarını biliyor musunuz? Bu dersi veren ben, mantıksal gerekçesini bilmiyorum… (Mefruşatta var ya…)

Materyal Tasarımı konusu ise başlı başına komedi. Dört saatlik ders, ikisi teorik, ikisi uygulama, alandan bağımsız veriliyor.. Materyal, öğretimde karşılaştığınız paylaşma sorununu aşmanız için bir araçtır. Kelimeler kifayetsiz kalır da siz materyalden medet umarsınız. Ama bunun için alanı ve en önemlisi ALANIN ÖĞRETİMİYLE ilgili sorunları bilmeniz gerekir ki, buna çözüm önerebilesiniz.
Fransızca bilmeyen ben, Fransızca öğretmenliğinde (üzerinde ne yazdığını bilmediğim sunuları değerlendirmek durumunda kalmak gibi TRAJİKOMİK bir durumda) Materyal dersi verdirildim. Bunlar ne yazık ki, yazarken utandığım ama bu sistemin savunucularının sorun etmediği konular. (Jübileyle ilişkilendirebildin mi?)

Çok iyi niyetlerle baksam da şunu görüyorum.
Eğitim Bilimlerinin kendi içinde alt disiplinleri var.
Bizlerin (Eğitim Bilimcilerin) verdikleri derslerle uzmanlık alanlarının örtüşmediği onlarca durum var. (Şimdiki 3’lerden bir grup benden Psikoloji dersi bile almışlardı. Oysa benim alanım Eğitimde Psikolojik Hizmetler değil)

18 Eylül 2009 tarihli “Fen Edebiyat Fakültelerine Pedagojik Formasyon (Bireysel Yorumlar) başlıklı yazının içinde turuncu harflerle yazılı kısayollar aracılığı ile ulaşabileceğiniz yazıları okursan, ne demek istediğimi daha net görebilirsin.

Bu şartlar altında, kitap meselesi bana göre değil. Benim başlanmış ama zaman zaman tamamlamak için döndüğümde yüreğime hüzün dolduran bir kitap denemem var. Onu tamamlayabilmeyi isterim. Ama yapıp yapamayacağımdan emin değilim…

Kafan karıştıysa şunu düşün.
Bir kadın doğum uzmanına uzmanlık eğitiminde ultrason cihazının nasıl kullanılacağını mı öğretmeliler yoksa cihazı kullanarak gebeliği izlemeyi mi? Belki ikisini de, ama, birincisi işin teknisyenliği, ikincisi de işin uzmanlığı anlamına gelir ki, ben sizlerin konunun uzmanları olmanızı arzuladım hep… (Ultrason ve benzeri cihazları açmayı kapamayı çalıştırmayı iki üç günlük bir çalışmayla öğrenebileceğim konusunda iddialıyım ama bunların beni uzman yapmayacağını çok iyi biliyorum…)

Sen bakma benim üç beş dediğime. Kendini ifşa etmeyen pek çok denizyıldızı var aramızda.

Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Şaziye KARATAŞ ya da nam-ı diğer ÇOCUK diyor ki:

01 Aralık 2009, 22:36  (Düzenle)

Benim canım Abdullah Hocam,
Bu sayfaya bıraktığım 4. mesaj olacak.
Biliyorum bu yazdıklarımız da yarın bir gün belki nostalji defteri ( bunu ben uyduruyorum şimdi öyle aklıma geldi :)ya da 2. bir anı defteri olacak ( ama ben nostalji defteri olmasını tercih ederim ) hani sırf tarihe not düşmek için yazıyorum dersem çok da dürüst olmam sanırım içimden biraz da bu defteri karalamk geçiyor çünkü nedense hani sizin yanınızda kendimi çok rahat hissediyorum desem de her e-mailimde bazen diyeceklerimi unutuyorum işte hazırlanmadan geliyorum herhalde:)
Raflardan bazen tozlu eski defterleri indirip karıştırıp size hesap sorma moduna geçiyorum neden bize de aynısını yapmadınız diye ama amacım tamamen size dejavu yaşatmak yoksa bizene siz eski öğrencilerinizle oturup çimlerde çekirdek çıtladıysanız ya da 2006 yılında sınav cevap kağıtlarına öğrencilerin fotoğraflarını yapıştırdıysanız ya onlara bağlama çaldıysanız?Artık yaşlandınız gözleriniz de iyi görmüyor zaten hem merdivenleri çıkarken de zorlanıyorsunuz böyle fanteziler isteyip yorgun bedeninizi daha da yıpratmak istemeyiz ne deolsa okulda bize sizin gibi yüreğini açan, öyle koştuğumda sarılmak istediğimde kollarını açan çok hoca var öyle değil mi? :(
Çocukça istekler bunlar zaten hani tam bana göre desem yeri…
Geçen hafta sizden tek kazanımım Sümeyye Ablayı tanımak demiştim ama işte her zamanki triplerim:) tabi sadece bu değil ama en güzel olanlarından birisi çünkü beni gördüğünde yüzünde gülümseme beliren bir kişi daha kazandım.Fakat dediğim gibi sadece bu değil ama bugün sizden ” affetmenin dayanılmaz hafifliği ” ni ve tabi çoluk çocuğa küsülmemesi gerektiğini öğrendim ben sizin yerinizde olsam benim dediklerimi bir öğrencim dese küserdim ama ne de olsa öğrencim de çocuk ben de aramızda olur bu tür şeyler öyle değil mi?
Adnan Hocamın yaptığı gibi sizinle kitap sohbeti edemiyorum, kapı zili çalma ya da su kaynatma gibi yeteneklerim var bir de çok sevdiklerimi triplerimle ” yıldırma ” gibi bir çok da hoş olmayan bir özelliğim var ama en ufacık şeylerden bile mutlu olma
gibi beğendiğim bir yönüm var bunları niye mi anlatıyorum?Siz bana bir kere bile gülümseseniz, yanağımdan bir kere makas bile alsanız, bir kere bile sarılsanız ben çok mutlu oluyorum ama bir de moodle gibi eğitsel bir yönü olan ders yönetim sistemine ” TOM ve JERRY ” ya da ” SYLVESTER ” ya da ” ŞİRİNLER ” gibi böyle birkaç eğitsel video koyarsanız çok daha mutlu edersiniz biz öğrencilerinizi ya da benim gibi büyümemiş birkaç çocuğu.
Hani biz bunları kendimiz de izleriz yurtta patlamış mısır yerken ama istiyorum sizin de ders dışında böyle bizi mutlu etmenizi.
Çok şey istedim biliyorum ama siz artık alıştınız bana ya da en azından ben öyle düşünüyorum.
Bunu bugün söyleyecektim ama baktım siz de trip yapıyorsunuz ben dedim ” AMAN BOŞVER ” sizden özür dilerim sizi benle dalga geçtiğiniz gibi ağır bir ithamla suçladığım için ya da aslında genel olarak hala sizi anlamadığım için…
Bazen böyle şair gibi konuşuyorsunuz ya işte ben bu güzel şiirler söyleyen biricik hocamı hiç kırmak istemiyorum.Size internetten HEDİYE göndermek istiyorum.Linke bakınca anlaşılıyor da neyse…

Sevgili Şaziye,
Yazdıklarının beni hüzünlendiren bir yanı var ki o da geçmişe duyulan özlem.
Yaşlandığım, merdiven çıkarken yorulduğum, gözlerimin iyi görmediği doğru ve bunlar gülümseyerek geçmişe teslim edilecek yanlarımız. Bu nedenle bunlar beni hüzünlendirmiyor.
Senin hesap sormalarına ciddi yanıtlar veremiyor olmak beni üzüyor.
Bunda benim olduğu kadar başkalarının da payı var.
Taner’in mesajına yazdığım yanıtın anafikri şu ki, ben size verebileceklerimi veremiyorum.
Ya da benden aldığınız şeyler, birazcık işine özen gösteren herhangi birisinden alabileceğiniz şeyler.
Allah aşkına söyler misiniz, yeni ne var sizinle paylaştığım?
Birilerinin işini tam olarak yapmıyor olması, göreceli olarak bazılarınızın gözünde kahraman yapıyor beni…

Oysa tozlu raflarda kalan günlerde yaptığımız iş bizi farklı kılıyordu.
Pek çok kişinin bilmediklerini bilen insanlar yapıyordu bizleri.
Benim hüznüm bundan… Oysa bildiklerimi paylaşmak için kendi payıma düşeni yapıp bir seçimlik ders açmak istemiştim. İstenmedi…
O nedenle bu konulara girmek istemiyorum. Kaçamak yanıtların nedeni bu…

Sizlerin arasında kendimi çok çocuklu bir baba gibi hissediyorum.
Yaşından olgun olanlar, idealistler, boşvermişler, büyümemişler… Ama hepsi benim çocuğum…
Her birinizin farklı bir yanı, farklı bir tadı var benim için… Bir baba çocuğuna küsmez. Gerekiyorsa DÖVER…
Sen buna ermek için kendi sınırlarını zorlamaya devam et
:-)

Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

Bu da benim HEDİYEM olsun mu?

  1. the Adnan diyor ki:

02 Aralık 2009, 00:36  (Düzenle)

selamlar öğretmenim..
sizinle paylaşmak istediğim bir şiirim var..sabredip okursanız,yorum yaparsanız çok sevinirim..

memlekete yolculuk

bugün uyuşmuş kanadım,uçamayınca anladım.
çırpınmak istedim,çok ağrıdı her yanım..
kösele gibi olmuş
taş gibi olmuş bedenim,koşamayınca anladım..
gitmek için yola çıkacaktım,
bu gün uyuşmuş kadadım uçamayınca anladım.
beyaz kelebeklere mahpus dağlarım,
aşamayınca anladım..
memleket uzakta heyhat,
ayaklarım gitmez olmuş,adım atamayınca anladım..
anladım ki bir engel var arada
suçu ne bulmak gerekir kelebeğe,nede kanada.
bir anahtar var,bir ilaç var benden içeri,
aradım,aradım..
kaybetmişim sanırım,,bulamayınca anladım..
dallara ak yosunlar sarılmış,
serçeler yuvasına darılmış..
istenilen her hedefe umutla varılmış,,
meğer benim umudum hastalanmış,,
yorgan döşek yatar görünce anladım..
memleketime varmak istedim,
kanatlarım gitmiyor,umudum hastalanmış
takatim yetmiyor,,
bir el hissettim omuzlarımda,,
bedenime can varınca anladım..
memleket bende,can cıkmamış daha bedende,
bacalar tüter,ocaklar harlı
üşümüyorum ne kadar olsada her yan karlı,
tüten ocağa ateş olunca anladım..
anladım eksikliğinizi,
ne kadar çok sevdiğinizi bizi.
sizi var eden içinizdeki sizi,
AL BAYRAĞIMI semada görünce anladım..

inşallh amatör kalemimi beğenirsiniz…
bu akşam biraz neşem yok öğretmenim,sbs ye hazırlamak istedğim öğrencilerimden uygun veriler alamıyorum,,piaget,watson,Torndike,Bacanlı,freud,skinner ,Küçükahmet bana bu konuda yardımcı olamıyorlar,benimde kanatlarım donmuş,çözemiyorum,,yardımcı olur muusnuz…bir baba,bir öğretmen,bir rehber olarak bu grubu nasıl daha iyiye götürebilirim…potansiyel var,ama motive yok,dış çeldiriciler iç motivayonu kemiriyorlar,ve gerçekten zeki öğrencilermi hedeflerine tam,kilitleyemiyorum..nereden başlayayım…hemen hepside memur,esnaf,sosyo-ekonomik durumları iyi olan çocuklar,ama dedendir bilmiyorum hedefimizdeki memleketlerine varmak için azimleri yok..nereden başlayım..
ellerinizden öpüyorum…
(ben ingilizce öğretimi bağlamında değil genel rehberlik ve tümderslere motive bağlamında acil yardım istiyorum..eellerinziden öprem..)

Sevgili Adnan,

Sanat konusunda yetkinliğim tartışılır. Okuyucuyum. Şiirini de büyük bir beğeniyle okudum. Zaten bu konuda yeteneğinin olduğunu biliyordum. Sizlerden çok önceki dönemlerde Yusuf Kurtuluş Türkoğlu adlı bir ağabeyiniz de bu işlere meraklıydı. Bildiğim iki şiir kitabı var şu anda. Bazı şiirlerini BURADAN okuyabilirsiniz… Belki sen de bir kitabınla şiirlerini paylaşırsın şiir sevenlerle kim bilir… Bir düşün istersen…

Ama benim burada sözünü edeceğim konu olayın daha farklı bir yanı.
Eğitimde BÜTÜNLÜK ilkesinden söz ederken, “insanı sadece zihnini işe koşan bir işlemci” ya da “söken, takan, kaldıran, vidalayan bir makine” olarak görmemek, bunların yanı sıra ve bunlardan daha da önemlisi, “DUYGULARI olan, seven, üzülen, kırılan, mutlu olan bir varlık olarak görmek gerek” diyoruz. Bunu görmek için bizim de bu yönümüzün farkında olmamız gerekiyor ki, senin, zaman zaman şiirlerinle, güzel yazılarınla gösterdiğin bu yanının, sağlam öğretmen olmanda çok önemli bir payının olduğunu düşünüyorum…

Gelelim diğer konuya… Çocuklarımızın öğrenmeye isteksiz olmalarının pek çok nedeni var Adnan…

Eğitim çok kapsamlı bir süreç ve senin müdahale edebileceğin, bu sürecin sadece minicik bir bölümü. (Ama bizi bu işten yıldırmayan en önemli faktör, bunun bazen bir kıvılcım gibi olabilmesi… Hani bir minicik kibrit alevi, binlerce hektarlık bir ormanı yakar ya, işte öyle bir şey…)

Bir kere çocuklar senin rahle-i tedrisine kadar “öğrenmekten zevk aldıkları” bir öğrenme ortamında bulunmamışlar ki… Tepelerinde birileri, “ders çalış”, “oku”, “ödevini yap” diye mütemadiyen emretmiş ve süreç “kendileri için öğrenmekten” çıkıp, “birilerinin zorunlu talebini gerçekleştirme” angaryasına dönmüş. Nasıl ki bir bebeğe zorla mama yedirmeye kalktığında bağırıp çağırıyor, isyan ediyorsa, çocuklar da öğrenmeye karşı benzer bir tepki sergiliyorlar. Öğrenmenin, bilginin “açlığını” hiç hissetmemişler ki… Bizimki gibi, bilginin, kültürün para etmediği toplumlarda bu açlığın hissedilmesi de oldukça zor hani… Veletlerimize sadece “yiyecek açlığı” hissettirebilmişiz. (Maslow Amca’ya selam olsun)

Benim arkasında durduğum bazı konular var Adnan.
Birincisi, kimse kimseye bir şey öğretmez, ancak öğrenme talebi olanların öğrenmelerine olanak sunabilir. Bu da, öğrenende “öğrenme talebini oluşturmak zorundayız” anlamını taşıyor. Bunun yolu da, öğrenilecekleri, öğrenenlerin bireysel hedefleriyle ya da beklentileriyle bir şekilde ilişkilendirebilmekten geçiyor. Bunun için de çocukları yakından tanıyacaksın. Hayattan ne beklediklerini, nelerden hoşlandıklarını bileceksin. Gerekirse (işbirliği yapılabilecek olan) velilerle irtibata geçeceksin…
İkincisi, öğrenme demek, önceki öğrenmelerle ilişkiler kurmak demek. Ancak ve ancak bu şekilde yeni öğrenilenler, öğrenen için anlamlı olabilir. Bu eksiklik bizde, “eksik ön koşul öğrenmeler” olarak fazlasıyla yaşanmakta. Sorun biraz da ölçme değerlendirme sistemindeki aksaklıklarla ilgili. Ölçme değerlendirmenin gerçek amacı, kişileri notla sınıflandırmak değil, “süreçte neyi ne kadar yapabildik?”, “neler kaldı?” ve “neden kaldı?” sorularına yanıt getirebilmektir. Ancak böylesi bir yaklaşımla, bir kademeden öteki kademeye yollanan çocuklar izleyen kademenin gerektirdikleriyle donanmış olarak yollarına devam edebilirler. Bu olmayınca, öğrenilecekler çocuklar için anlamlı olmuyor.
Önkoşul öğrenmelerin yanı sıra yapılan işler çocukların bulundukları gelişim alanlarını gelişim aşamalarıyla uyumlu olacak. Somut işlemlerdeyse soyutlamalarla uğraşılmayacak. Çocuk gelenek öncesi düzeydeyse, evrensel ahlakın işlemeyeceği bilinecek.

Öğrenme ortamındaki paradigmalar da değişmeli Adnan. Çocuklar sınıfta kendilerini güven içinde hissetmeliler. Çocuk sınıfta öğretmenini “ya kendisine yardım eden, kendinde yana biri olarak görür ya da kendisini ateş çemberinden atlatmaya çabalayan eli kamçılı bir terbiyeci olarak görür. Eli kamçılı terbiyecilerin yöntemi, o zaman kesitinde, çok güzel işler işlemesine de sonra bunun faturası sana bana çıkar. Senin sınıfındaki özgürlüğü kaldıramaz bu kez, önceki öğretmenine sergileyemediği davranışları, sanki onaymışçasına sana sergiler ve seni de önceki gibi davranmaya zorlar. (Burada pedagojik taviz girer devreye. Sen de sabırla kendinin, onun eski öğretmeni olmadığını anlatmaya çalışırsın…)

Gördüğün gibi işimiz zor.
Çünkü yaptığımız iş, olması gereken işimizin gerektirdiklerine ek olarak, işine saygı duymayan ve işini bilmek istemeyen “birilerinin pisliğini temizleme” gibi bir angaryayı da içeriyor.

Bu yüzden kendi kendime hırlıyorum burada öğretmen eğitimi çok önemli diye.
Örtmenciklerin yaptıkları iş sadece kendileri bağlasa BANA NE diyeceğim de, diyemiyorum işte. Bir de yönetimler bu işi sallamayınca iyice delleniyorum…

Daha fazla dellenmeden noktayı koyalım… Allah sana ve (senin sorunlarını hissedebilen) cümle öğretmenlere sabırlar versin. Bu arada diğer kardeşler de bu ve benzeri sorunlara karşı çözüm önerilerini, görüş ve düşüncelerini paylaşabilirler. Paylaşmalıdırlar da…

Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. the Adnan diyor ki:

02 Aralık 2009, 12:50  (Düzenle)

teşekkür ederim hocam…
bir olay sanki burada olayı kendiniz yaşamışçasına ancak bu kadar güzel anlatılablirdi… yazınızn bir iki noktası tam kanas atışı yaptı hocam sorunumda…o bölümler:

”Bir kere çocuklar senin rahle-i tedrisine kadar “öğrenmekten zevk aldıkları” bir öğrenme ortamında bulunmamışlar ki… Tepelerinde birileri, “ders çalış”, “oku”, “ödevini yap” diye mütemadiyen emretmiş ve süreç “kendileri için öğrenmekten” çıkıp, “birilerinin zorunlu talebini gerçekleştirme” angaryasına dönmüş. Nasıl ki bir bebeğe zorla mama yedirmeye kalktığında bağırıp çağırıyor, isyan ediyorsa, çocuklar da öğrenmeye karşı benzer bir tepki sergiliyorlar. Öğrenmenin, bilginin “açlığını” hiç hissetmemişler ki… Bizimki gibi, bilginin, kültürün para etmediği toplumlarda bu açlığın hissedilmesi de oldukça zor hani… Veletlerimize sadece “yiyecek açlığı” hissettirebilmişiz.”

”Senin sınıfındaki özgürlüğü kaldıramaz bu kez, önceki öğretmenine sergileyemediği davranışları, sanki onaymışçasına sana sergiler ve seni de önceki gibi davranmaya zorlar. (Burada pedagojik taviz girer devreye. Sen de sabırla kendinin, onun eski öğretmeni olmadığını anlatmaya çalışırsın…)”

o kadar iyi anladım ki; gerçekten teşekkür ederim,vicdan azabı içerisindeyim,müfredat yazılmış,müfredata göre kitaplar ve konular ünitlerle verilmiş,
haftalar belirlenmiş,,kazanımlar belirlenmiş,,,konular gerçekten ergenlerin lgisine göre seçilmeye çalışılmış..
ama bişey unutulmuş hocam..onlar çocuk,,nefes alma zamanı verilmemiş,,çocuklar dinleme metni verilmiş materyal,makina yok,,vb vb..sadece verilmiş,,
ben olabildiğimce sınıfta özgr,rahat bir öğretmen olmaya çalışıyorum çocuklardan Oğuzhan gibi zeki olanlar var ama onlarıda çalışması için döven,karşılaştıran ,babaları var,,,
bu yazınız gerçekten beni yüreklerndirdi,saolun iyiki vardınız dün akşam,inanın bu gün kahvaltısız gittim okula,bu düşünceler moralimi çok bozdu,,sizin tam isabet ettiğiniz gibi,bir sohbet yaptım çocuklara ve onların dilinden onalrı anlattım neler çıktı neler,öğretmenlerine kinleri,ailelerine tavsiyeleri,,derslere eleştirileri,vs,vs,,,ve torbama koydum sorunları bakalım çektiğim sorunlara çözüm nasıl üretebileceğim…
saolun,,,ellerinizden öperim…

Abartıyorsun Adnan,
Sen, sana sunulan seçeneklerin bir değerlendirmesini yaptın, bir adım attın ve “sorunun teşhisi” gibi doğru bir yerden başladın. Şimdi çözüm için bilgi toplayacak, olası çözüm yolları üretecek ve bunlardan hangisinin ya da hangilerinin sorunun çözümüne katkı getireceğini sınayarak, çözümler üreteceksin. Gördüğün gibi bunlar SENİN ADIMLARIN.
Adnan böyle bir sorunu hissetmeseydi, çözüm arayışında hocasına yazma gibi bir adımı atmasaydı, ya da yazılanları söylenenleri kendi bilişsel örüntüsünün bir parçası yapmasaydı, ne yapabilecekti ki bir garip Abdullah Can.
Bu nedenle sizlerle gurur duyuyorum…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Sümeyye ŞİRİN diyor ki:

02 Aralık 2009, 23:01  (Düzenle)

Merhaba Hocam,

Dilekçenize geç de olsa bir cevap aldığınız için gerçekten sevindim. Bir iş yapılmış ama doğruluğu tartışılır tabi, sizin açıklamalarınız da durumu bütün gerçekliğiyle ortaya koyuyor zaten.

Sevgili Şaziyeciğim’e buradan sesleniyorum. Zaman su gibi akıp gidiyor, ve her geçen saniyede insanın geçmişe duyulan hasreti katbekat artıyor. Biz kader kurbanıyız sanırım. Rahle-i tedristen geçen diğer öğretmenlerimiz gibi şanslı olamadık ne yazık ki. Geçen dönem bir umut düştü yüreğime- bir yürek sızısını dindirebilirim diye düşündüm; inandım, kendi çapımda mücadelesini verdim. Peki ya sonuç? Şaşkın bakışlar, sen normal değilsin imaları elimde kalan tek şey oldu. Bazı şeylerin büyüsü bozulmuş ne yazık ki. O sebeple çekirdek çıtlatma, bağlama çalma, kalpleri fethetme günleri mazide kaldı. Tekrar diriltmek istesek de o günleri, eski tadı almak mümkün değil! Sebep ise çok açık: değişen öğrenci profili ( 21 Kasım’da durağa yürürken konuştuklarımızı anımsayabiliyorsun değil mi?). Abdullah Hoca fikir insanıdır, onu öyle herkes kolay kolay anlayamaz. Sen onu anlamaya başladın bence ama çaktırmıyorsun J. Seni kardeşim gibi gördüğüm gibi söylüyorum, ondan bir dönem ders almadığın süre zarfında, sana neler katmış olduğunu çoook iyi bir şekilde idrak edebiliyorsun.

Ve Abdullah Hocam, “Bu arada diğer kardeşler de bu ve benzeri sorunlara karşı çözüm önerilerini, görüş ve düşüncelerini paylaşabilirler. Paylaşmalıdırlar da…” söyleminize dayanarak ben de nacizene bir görüş paylaşmak istiyorum. ( Ki normal de bu konuda yorum yapmak haddime değil asla! Daha sahnenin seyirci kısmındayım, spot ışıklarına çıkamadığım için deneyimlerime ve okuduklarıma dayanarak bir şeyler söyleme cesaretinde bulunuyorum.)
Adnan Hoca’nın yazdıklarından ne kadar başarılı, fedakar, azimli bir öğretmen olduğunu anlamamak mümkün değil. Nerede görev yaptığını, okulun ve okulun bulunduğu yerin fiziksel durumlarından bihaberim. Nasıl ki fiziksel olarak yorgun düştüğümüzde hemen bir dinlenme ihtiyacı duyuyorsak; ruhsal olarak yorulduğumuzda aynı ihtiyacı hep göz ardı ediyoruz. Bahsedilen öğrenciler daha ilköğretim öğrencisi. Oyun oynayacakları çağda sınav stresini, gelecek kaygısını iliklerine kadar hissediyorlar. Kuzenim şimdi 8. Sınıfta, geçen yıl geceleri uyuyamıyormuş. Çektim bir kenara konuştum üslubunca. Ağzındaki baklayı çıkardı. “Stresten Sümeyye Abla, şimdi derslerim iyi ama hep korkuyorum ya SBS’de başaramazsam diye” bana dert yandı. Aileden de bir baskı falan görmüyor asla. Aldım onu yanıma, beraber sinemaya gittik, beraber yemek yedik, okuması için kitap aldık. Hiç adetim değildir ama mutlu olsun diye beraber bilgisayar oyunu oynadık. Akşam teşekkür etti çok rahatladığını söyledi. Genç bir öğretmen adayı edasıyla sordum “İngilizcen nasıl, var mı bir problem falan?”. Hemen şakıdı bizimki, “şu konuyu anlamadım, hoca şurayı anlatamadı falan.” Hemen otuduk bir yarım saat derste çalıştık. Verimli bir gün geçirdik beraber.

Bunları şunun için anlattım: Bu minik yürekler yaşlarının ötesinde çok ciddi bir yük altına giriyorlar. Duyuşsal olarak bir çok ihtiyacı göz ardı edilen öğrenciler. Eğer kısa süreli bir motivasyon düşüklüğü söz konusu ise, öğrencilerle beraber sosyal bir faaliyet gerçekleştirebiliriz. Mesela bir ders saatini sevecekleri bir film izlemeleri için ayırabiliriz. Eğer öğrencilerin maddi imkanları uygunsa bir sabah kahvaltısına gidebiliriz. Veya beraber sinemaya gidebiliriz. Böylelikle öğrenciler Adnan Hocalarıyla geçirdikleri güzel bir günün anısına derse daha motive olmuş bir şekilde başlayabilirler. Ama dediğim gibi kısa süreli bir çözüm sanırım.

Öğrenci için İngilizce bir bedel ödüyorsa anlamlı. SBS’de çıkıyor olması, öğrenci için ingilizce’yi farklı görmelerine sebep oluyor mutlaka. Belki dersin son 15 dk’sını SBS üzerine çalışma yaparak tamamlayabiliriz ama bu biraz şartlandırmaya giriyor, o sebeple tartışmaya açık tehlikeli bir boyut :)

Bir çivi bile gün geliyor işe yarıyor. Basit bir düşünce bile ne işlere yarar niyetiyle paylaşmak istedim bende.
Allah öğretmenliği severek, saygı duyarak yapan herkese güç kuvvet versin!

SAYGILARIMLA…

Sevgili Sümeyye,
Şaziye’ye notlar bölümünde yer alan saptamaların çok doğru. Bu koşullarda, benim için en makul olanı durumu kabullenmek. Hani o güzel duada vardı ya, “değiştirebileceklerim için güç” ,”değiştiremeyeceklerime de katlanma gücü ver” diye, bizim seçenek baştan beri belliydi de ben biraz da işime öyle geldiği için oyalanıyordum…

Diğer konu önemli…
Daha mesleki yaşamın başında olan siz öğretmenler artık “işi doğru yapma” paradigmasından sıyrılıp “doğru işler” yapmaya doğru yelken açıyorsunuz. Bunu bir gereksinim olarak hissedip bunun arayışı içine giriyorsunuz. Bunun “biçimsel olmayan” denemelerinin sonuç verdiğini görmeniz, bundan sonra yapacaklarınıza yol gösterecek ve sizleri daha da çok isteklendirecek. Bu anlamda, bu tür deneylerden kaçınmayın. Merak etmeyin, çocuklara zarar verecek birşeyler yapmıyorsunuz, sadece (önceden denenmiş) bir takım seçenekleri test ediyorsunuz. Keşke tüm kardeşler deneyimlerini paylaşsa…
Sevgili Sümeyye, bu paylaşımın için teşekkür ediyor, sevgiyle gözlerinden öpüyorum. (Özel eğitimde de başarılar diliyorum
:-))

  1. the Adnan diyor ki:

08 Aralık 2009, 21:59  (Düzenle)

selamlar hocam…
soğuk algınlığı ve gripten başımı alamıyorum bir kaç gündür,sizden uzak olsun,,bir girip okuyayım dedim kardeşlerimin yazılarını ve sizin yorumlarınızı…okudukça şunu anlıyorum ;yazan kardeşlerim gerçekten bizlere buada umut veriyorlar…hayatın ta kendisinde hayattan mesaj almak bu sanırım..
merak ettim Oğuz CAN hangi okulda ve ne yapıyor şimdi,,,istanbulda mı okuyor du delikanlı?
hayırlı akşamlar …elleriniziden öpüyorum..

Geçmiş olsun Adnan,
Sağlığına dikkat et. Her şayin başı sağlık, biliyorsun…

Kardeşler umut veriyor. Ancak (bu konuda nitelik nicelik tartışması olur mu bilemiyorum ama) umut veren kardeş sayısını bilmiyorum. Gördükçe mutlu oluyoruz.

Oğuzhan Bahçeşehir Fen ve Teknoloji Lisesinde…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Orhan BAŞOL diyor ki:

11 Aralık 2009, 13:03  (Düzenle)

değerli hocam ben anadolunun ücrabir köşesinin seviyesi son derece kötü bir anadolu lisesine görevlendirildim.burada idarecilere ingilizcenin bir dil olduğunu bulmaca çözmek demek olmadığını anlatmak için uğraşıyorum. ve artık sıkılmaya başladım. sizin gibi işin ciddiyetinin farkında olan eğitimcilerle bir arada olmayı çok özledim. umarım ben veya benim gibi düşünenler eğitimin kaderini belirleyecek kademelere bir şekilde geliriz ve bunları anlatıp uygulayabiliriz. halen eğitim gören tüm öğrencilere bu konuda dik bir duruş sergilemeyi tavsiye ediyor ve saygılarımı sunuyorum. ayrıca anketinize katılmayan meslekdaşlarımı da tüm içtenliğimle kınıyorum.

Sevgili Orhan, senden haber almak ne güzel…
Keşke haberler de bu denli güzel duygular yaşatabilseydi bana. Ama (ne yazık ki ülkemin bir gerçeği olan) bu tablo, çok da yabancısı olduğumun bir tablo değil…
Mesleğin daha başındayken, bulunduğun yer itibarıyla tam bir bıçak sırtındasın. Bir yanda okulda eğitimini aldığın, hazırlandığın ve doğal olarak beklediğin bir mesleki yaşam profili, diğer yanda da yüzleştiğin gerçek.
Ama sizler, bu olanların yanı sıra, olması gerekenleri biliyorsunuz.
Hatta fırsat verildiğinde, “işi doğru yapma” paradigmasını “doğru iş yapma” ya dönüştürebilecek yetkinliktesiniz.
İnsanız, sıkıldığımız yorulduğumuz anlarımız olacaktır, hepimizin oluyor. Ama önemli olan kontrolü yitirmemek, bir boşluğa düşmemek.
Sevgili Kardeşim,
Öğretmenliğin güzel bir yanı var. Olanaklar sınırlı da olsa, çevrendeki insanlar seni anlamasa da, sen sınıfına girip, öğrencilerini karşına alıp, kapını da kapattıktan sonra, öğrencilerinle baş başa kalıp, kısmen de olsa, isteklerini gerçekleştirebiliyorsun. Sonra, sen sistemdeki yanlışları değiştiremezsin, bu nedenle lütfen sistemin aksaklıklarını düzelteceğim diye yola çıkma. Bu “öğrenilmiş çaresizliğin” en ölümcül virüsüdür. Bizim amacımız, birey olarak, (Orhan olarak), doğrudan yana tavır koymak, tercihimizi doğrudan yana yapmak olmalı. Bir gün Orhan’lar çoğaldığı vakit, hep birlikte göreceğiz ki, işler yoluna girmeye başlamış.
Ben bu sayfayla sizleri birbirinize bağlamak istiyorum. Birbirinizden destek alın, güç alın istiyorum.
Sen ve senin gibiler, yaşantılarınızı bizlerle paylaşırken, arkadan gelmekte olanlara, onları nelerin beklediğini de gösteriyorsunuz. Bu anlamda paylaşımların benim ve buralarda dolaşan öğretmen adayları için çok ama çok önemli. Her ne kadar ankete yanıt verecek yeteri kadar kardeşimiz çıkmadıysa da, arkadan gelen, mesleğe gönül vermiş deniz yıldızları var. Onlar için birşeyler değiştirebilme adına, umudunu yitirme lütfen.
Çok sıkılırsan, çok bunalırsan ben, bizler buradayız.
Unutma, acılar da mutluluklar da paylaşılınca güzel oluyor.
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. öykü diyor ki:

11 Aralık 2009, 20:47  (Düzenle)

hocam bugunki konustugumuz soruda acaba bütün keseleri tek tek teraziye koymak ya da hepsini koyup teraziden tek tek almak olabiir mi???? öteki sorunun cevabı da baslangıctaki aralarındaki mesafenin 150 km eksigidir:)

Bakıyorum, problem seni sarmış… Evet Öykü, istersen bir kese, istersen birden fazla kese ya da başka bir kombinasyon. Koşul, terazide tek bir tartım yapmak. Yani kefenin birisinde tartılacaklar, diğerinde de onu dengeleyen ağırlık(lar) olacak. Ancak, keseleri teraziden almak birden fazla tartım olur.
İkinci soru için sadece 150 km.demek yeterli olacaktır.
Sevgiyle…

  1. öykü diyor ki:

12 Aralık 2009, 03:10  (Düzenle)

hocam ya ben onu terazi olarak düşünmedim e teknoloji görmüş gençlik dijital tartı gibi gramajını veren bi tartı gibi düşündüm şimdi pazartesiye kadar düşüneyim ondan sonra da bilemezsem mecbur cevabı isteyecegim sizden:(umarım bulabilirimmm

Tamam Öykü, senin dediğin gibi olsun.
Elektronik tartının üzerine bir kereliğine bir şey ya da birşeyler koyabilirsin. Sayısal göstergede okuyacaklarına bakarak da sorunun çözümünü söyleyebilmen gerekiyor…
Sevgiyle…

  1. the Adnan diyor ki:

12 Aralık 2009, 22:47  (Düzenle)

sayın modelim…
üzüm üzüme baka baka olgunlaşırmış hocam…tabiri yerindeyse bizde size baka baka olgunlaşabiliriz umarm…sizin ana sayfada paylaştığınız eğitim tüccarlığı ve matematik öğretimi ile ilgili yazılarınızı okudum…sizden kaynaklanıyor olsa gerek ki bende sizin düşündüklerinize benzer ifadelerde bulunuyordum öğretmenler odasında vb..yerlerde..
sizin yazdıklarınızı yanlış anlamadıysam söyşle diyebiirim,,ben ilköğretime(devlet okuluna) atandığım ilk yıl eylül ayında 8.sınıfa gelmiş olan öğrencilerimden BAZILARIYLA SBS KONUSUNDA KONUŞURKEN bana dediler ki hocam biz fen yapamıyoruz,mat hele hiç anlamıyoruz,,,dedim nasıl anlamazsınız en azından siz,sizin seviyenize uygun problemlerin yarısını çözebiliyor olmalısınız,,,hayır dediler,,,neyse zamna geldi geçti bir gün derse girdim bunlar 2 saat sonra matematikten sınaw olacaklarmış,dediler hocam biz yandık,,,niye ya dedim,,bir konuyu hiç anlamamışlar,dikdörtgenler prizmasının hacmini hesaplamayı bilmiyorlar mış,,,dedim siz bana formülü gösterin ben size anlatayım,,,hemen bir meyve suyu kutusu bulduk sınıfın çöpünden:),,,formülü asetat kalemiyle yazabildiğimiz kadarıyla yazdık üstüne ve bir kaç soru çözdük,,,bu arada bende öğrendim konuyu onlarla..:) neyse sıana girmişler 10 puanlık soru çıkmış bu konudan neredeyse sınıfın yarıdan çoğu bizim yaptığımız etkinliği tekrar hayal ederek yapmışlar soruyu…geldler hocam siz matematiğimize girin çok zevkli oluyor die…sonra fen dersine gelelim,üç tane babyiğit öğrencim var okulun şartlarına göre iyi öğrencilerdi,,ama fen öğretmenleri müdürümüz…malum derslere pek giremiyor bende bu öğrencilerin sbs rehberiyim,,,fen bilgisinden en yi yaptıkları zaman 3-5 tane doğru yapıyorlar…bunlarla bir çalışma planı hazırladık,,inanır mısınız hocam hergün ders çıkışı yarım saat rehberlikle ve motivasyonla 13-14 net yaptılar sbs de…
ben bunları ne için anlatıyorum :Şöyle ki bir öğretmenin (bu benim kanaatim) müthiş derecede hayal gücüne ve yeteneğe gereksinimi var ortamda…advertorial falan bana göre hikaye işler…aquire ortamında unconcious learnıng sağlamak için bu gerekli…KUANTUM ŞİFRESİ adında bir kitap okumuştum üni.yıllarımda,,orada nano makinelrden ve iki arkadaştan bahsediyorlardı,bir atnesi mütiş bir mat ve fizik zekasına diğeride aynı yetenek haricinde ikna kabiliyetine sahipti,,,ikna edici olan kahramanımız yazılım programlarını satarken müşterinin ne istediğini önceden kestirip o yönde telkinler ve yollar deniyor ve ürünü pazarlıyordu…
bizim okullarımıza girerseniz,öğretmenlerimiz öğrencilerimzin ne istedikleri yada neyle öğrenebilecekleri ni asla görmüyorlar,,sınıfa girince amaç konuyu yani deftere yazılan ve yıl sonunda birlmesi gereken konuyu bitirmekle uğraşıyorlar sanırım…yada hepimiz öyle mi yapıyoru ne? aslında evet o müfredat tamamlanlamlı ama öğrencilerin istedği gibi…yada onalrın öğrendiği gibi,,,,bir ders ortamı paylaşayım hemen:GEÇEN HAFTA INTERRUPTED ACTIONS ,,WHEN,,WHILE öğreniyoruz çocukalarla,,,ya inanın o kadar basit(bu bence tabi,kendimce basit) konuyu anlayamadılar,,bin yol denedim olmadı…sonra birden öğrencinin birinin elinde bir balon gördüm,,bir tanesindede selpak mendil…aldım onalrı kızmış bir edayla..sınıf hemen kulak kabarttı bize,,şimdi kızacak öğretmen die…7 dakikada,,inanın 80 dkikada yapamadığımız etkinlikleri yaptık ben rol yaptım,cümleler onlardan çıktı,,,öyle güzel oldu ki şimdi en kötü öğrencim bile o konuyu biliyordur…:):) anlatacak çok şey var hocam ama olmuyor…
sadete gelirsem şunu diyebilirim,,eğitim fakütelerimizde o kadar DR,YR.DOC,DOC,PROF VARKİ GENEDE MİLLİ EĞİTİM BAKANIMIZ HUKUKÇU VB MESLEKLEREDEN SEÇİLİYOR,,,SANIRIM EĞİTİMCİLER BROKRAT OLAMIYORLAR DA ONLARDAN OLUYOR…EĞİTİMİ EN İYİ EGİTİMCİ ANLAMAMZ MI HOCAM ? DİYECEKLER VARDIR BELKİ,DANIMANLAR,TALİM TERBİYE KURULU VS,HEP EĞİTİMCİ YA,,,ÖYLE AMA BAKANDA EĞİTİMCİ KÖKENLİ OLSA OLMAZ MI?
BANA DAMDAN DÜŞENİ GETİRİN DEMİŞLER YA,,İŞİ O İŞTE PİŞEN DAHA İYİ BİLMEZ Mİ?
FAZLA ÇENESİZLİK ETMEK İSTEMİYORUM,,,OKURKENDE SIKAMYIM SİZİ;
SONUÇ OLARAK DİYEBİLİRM Kİ,ÖĞRETMENLİK İŞİ BİR İŞ DEĞİLDİR YAŞAM FELSEFESİ VE VAROLUŞTUR BENCE,,,,
REKLAMLA ,FİLMLE OLMAZ O İŞLER AKTÖRLER DİREKT ÖĞRENEN VE ÖĞRETENLERDEN OLUŞAN BİR HAYATTIR ÖĞRETMENLİK..
ELLERİNİZDEN ÖPÜYOR VE BAKA BAKA KARARMAYA DEVAM DİYORUM SAĞLIKLA VE MUHABBETLE KALINIZ.

Sevgili Adnan,

Yazdığın gibi, olaylar ortada.
Suç bizde.
Yaptığımız işe sahip çıksak, yaptığımız işi daha bir profesyonelce yapsak, işte o zaman farkımız olur ve bu farkı gören birileri de (biz nasıl ki, “DU BEN AAPIYİİM” [daha konuşmayı yeni söken küçük çocukların, olur olmaz her şeye "dur ben yapayım" diye atlamalarını ifade eden söylemdir] diye apandisit ameliyatına kalkışıp hekimlerin işine karışmıyorsak) bizim işimize karışmaz diye düşünüyorum…

Bunu, buna kafa yoran sağlam öğretmenler değiştirecek bir gün.
Demedi deme Adnan…
:-)
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. the Adnan diyor ki:

13 Aralık 2009, 22:08  (Düzenle)

sayın modelim…
Abdullah Hocam izninizle sizin bu güzide mekandan öğretmen arkadaşlarıma akıllarına gelebilecek her türlü öğretme tekniğiNİ ,oyunu,vs.vs…buradan paylaşmaları konusunda ricada bulunmak ve paylaşımdan doğacak lezzeti paylaşmak istiyorum …ŞİMDİDEN HERKESE TEŞEKKÜRÜ BİR BORÇ BİLİYORM,…
BAKA BAKA KARARMAYA DEVAM…
ÖPING FROM YOUR HANDS WITH ÖZLEM…

Biz de arkadaşlardan, kardeşlerden çağrına yanıt bekliyoruz Adnan…
Sevgiyle…

  1. Nedim BAL diyor ki:

13 Aralık 2009, 22:09  (Düzenle)

Nedim BAL’dan saygı ve selamlar…
2009 çıkışlı ingilizce öğretmeniyim. Tekirdağ Şarköy’e atandım kadrolu olarak hocam. Sizden bir dönem Öğretim Teknolojileri ve Materyal Geliştirme dersi almış olmama rağmen paylaşılan kişisel bazda fazla bir bilgi olmadığı için hakkınızda öyle ya da böyle yorumlar yazamıyacağım. Ancak Eğitim konusunda ne kadar dertli biri olduğunuzu hesaba katarak ve eğitim fakültenizde 4 yılımı geçirmiş bir öğrenci olarak belirtmek istediğim bir konu var: İngilizce öğretmenliği bölümünde lütfen daha gerçekçi ve sorunlara çözüm üreten dersler anlatılsın. Ütopik bir takım fikirler ve sınıf ortamlarıyla hayatla yakından uzaktan hiç bağdaşmayan öğrenci tiplemeleri bizim karşılaştıklarımız değil. Eğitim fakültesinde kendilerinden ders aldığım hocalarımı sevgiyle anarken onlardan sırf ders anlatmak değil “Türkiye’nin gerçekte nasıl bir öğretmene ihtiyacı var? Acaba bir öğretmenin var olan olanakları nelerdir ve bunlarla neler yapabilir gibi soruları kendilerine sorup, sırf yabancı eğitim bilimcilerin görüşlerini anlatıp benimsettirmek yerine bunları Türkiyedeki koşullarda nasıl uygulattırabiliriz?” gibi sorulara,(elbette çözümler aranmaktadır şüphesiz) üstüne basa basa tekrar söylüyorum “GERÇEKÇİ” çözümler getirmelerini temenni ediyorum.

Sevgili Nedim,
Sizlerin değerlendirmeleri, bizim yapmaya çalıştığımız işin ne denli yerinde ve ne denli işlevsel olduğunun (YA DA OLAMADIĞININ) en somut göstergesi.
Eğer öğretmen eğitimini önemsiyorsak, bu iş için BİRLİKTE çaba sarfedeceğiz ve gerekiyorsa herkes kendi payına, elini taşın altına sokacak.
Şimdi, eğer gerçekten birşeyler yapmak istiyorsan Nedim,
1-Lütfen sistematik bir değerlendirme yap,
2-Nelerde zorlanıyorsun, nelerde sıkıntı yaşıyorsun, somut olarak (konu, bağlam, iş) ortaya koymaya çalış
3-Bizlere neler öneriyorsun, olabildiğince açık olarak ifade etmeye çalış.

Yazdıklarını anlamaya çalışıyorum.
Ancak, “gerçekçi işler yapın” söyleminin, bizler için kendimize çeki düzen vermemize olanaklı kılacak bir dönüt olabilmesi amacıyla, (kesinlikle yaptığımız işin doğru olduğu iddiasında olduğum için yazmıyorum) karşılaştığın ve çözmekte yetersiz kaldığın sorunları daha açık daha net bir biimde bizimle paylaşmalısın. İster burada, istersen bireysel olarak e-posta ile…

Duyarlı davranışın için teşekkür ediyor, sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Nedim BAL diyor ki:

17 Aralık 2009, 00:34  (Düzenle)

Sayın Hocam,
Sabah 8 akşam 4 çalışıyorum okulda ve buna ek akşam 18:15ten 22:00′ye kadar da özel kurslarım var. Tüm bunların yanında hafta sonları 09:30-15:00 arası da hizmet içi eğitim kurslarım var. Görüldüğü üzere uyumaya zor vakit bulabiliyorum. Çalışmak güzel, hele bildiğini birileriyle paylaşmak çok daha güzel. Eğitim konusunda BİRLİKTE yapabileceğimiz, bir öğretmen olarak kendimin ve öğretmen yetiştirme sistemin eksik yanlarını ortaya kayabileceğimiz çok konu var. Uzun uzadıya yazacak çok şey var. Bizde bilirsiniz “DERTLİNİN SÖYLEDİĞİNİ DELİ SÖYLEMEZ!” hepimiz eğitim konusunda çok dertliyiz fakat yoğun çalışma koşullarım sebebiyle size bunları yazamıyorum şu an için. Sizinle bu konuları paylaşmayı, çözümler aramayı kendime bir borç sayıyorum ve en kısa zamanda gerçekleştirmeye çalışacağıma inanıyorum.

1- Çağdaş eğitim yöntemlerinde öğretilen sınıf yönetimi konuları var; öğrenciye uygulanacak pekiştireçler, cezalar vs… çağdaş eğitim yönetemlerinin %85ini uygulamak devlet okullarında mümkün değil! Bunu TR genelinde bir çok öğretmen arkaşımla konuştum hepsi aynı fikirdeler. Tabiki bunun öğrenci kültür seviyelerinden tutun da aile yapılarına, sosyo-ekonomik düzeylerine kadar inen bi sürü sebepleri var. Ama Hakkari’de çalışan arkadaşımdan tutun da Edirne’dekine kadar hepsine sordum kimse yeni atanan öğretmen de 20 yıllık öğretmen de çağdaş eğitim yöntemlerini özel okullar dışında kullanamıyorlar. Sistematik şekilde sorunları ve sebeplerini en uygun zamanımda size yazmaya çalışacağım…
BİLGİ PAYLAŞTIKÇA ÇOĞALIR…

Mesajın beni gerçekten mutlu etti. Umutlandım.
Sevgili Nedim, davranış bilimlerinde değişken sayısının çokluğu ve bunların kontrol edilmesinin güçlüğü gibi nedenlerle, oturduğumuz yerden modeller üretmek ya da sorunlara çözümler önermek ne yazık ki işlevsel değil. Bu noktada görgül (ampirik) çalışmalar giriyor devreye. Bunun için de verilere gereksinimimiz var. Somut “veri” ile arkadaşlarla kahvede üretilen “abi ben olsaydım valla” ile başlayan önerilerin birbirine çok karıştırıldığı bu kültürde sana ve senin gibilere çok ama çok ihtiyacımız var.
Merakla bekliyorum ve diğer kardeşlerden de ses çıkmasını diliyorum.
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. öykü diyor ki:

20 Aralık 2009, 17:23  (Düzenle)

hocam dün paylastıgınız yazıyı okudum ve sonunda ögrencinizin yazdıgı sey cidden beni hem cok sinirlendirdi hem de hayretler içerisinde bıraktı.tamam belki bize istedigimiz gibi konusma özgürlüğünü veriyosunuz ama bu hiç birimize sizin özgürlüğünüze saldırıp size hakaret edebilme hakkı vermiyor.fakat eminimki o arkadas bigün bu yaptıgının cezasını aynı sekilde birinden cekicek ve ne yazık ki o sizin kadar kendine güvenemeyecegi için bunu kendine yediremiycek o anda size yaptıgı bu terbiyesizlik aklına gelir umarım…canınızı sıkmadıgınızı biliyorum ama olur ya üzülürsünüz falan kesinlikle üzülmeyin ve nadir bir türe has oldugunuzu hatırlayıp bununla gurur duyun çünkü bu ülkede,en medeni sehrinde bile,o kadar cok densiz var ki hala utanmadan bir ders almadan cuma günü dersinizde “isterseniz döveyim” diyebilecek kadar da yüzsüzler.bu insanların yüzüne tükürseniz Ya Rabbi şükür derler…sizi ciddiye alma oranı sınav notuyla dogru orantılı bir insana siz de oyle yapın.yazık cidden cok yazık acıyorum hepsine

Canım benim… Nasıl da korurmuş hocasını… Bu iyi niyetli çıkışın için teşekkür ederim…
Sevgili Öykü,
Bu işi yaptığımız sürece, çok çeşitli insanlarla karşılaşacağız. Kimisi bizi takdir edecek, kimisi bize kızacak, kimisi de “sallamayacak”, anılarında zerre kadar yer etmeyeceğiz. Ama olayın bu boyutunu sorun ederken, her zaman karşımızdakini kendimizin yerine koyarak değerlendirme yapma yanılgısına düşmeyeceğiz. O zaman, olayları nesnel biçimde değerlendirmeyip sadece kendimiz için geçerli çözüm yollarıyla sınırlı biçimde davranırız ki, o da her zaman çözüm olmayabilir. Hani dedik ya, bizim kişiliğimiz, kim olduğumuz, kalıtım ve çevremizin bir tür etkileşiminin ürünü, sonucu. Seni Öykü yapanlarla, onu Burcu yapanlar aynı olsaydı, zaten bu tür olaylar yaşanmazdı.
Sonuç;
Varsa bir sorun çözmeye çalışacağız. Ama, sorun çözelim derken sorunu kronikleştirmeyeceğiz. Burcu’nun bu davranışını tabii ki onaylamıyorum. Bize yöneltilen eleştirileri vicdanımızın hakemliğinde değerlendirdikten sonra, bunlardan acı duyacağız ya da duymayacağız. (Ben bunu hak edecek bir davranış sergilemediğim için, alınmadım) Sonra da, istenen tepkileri verip sorunu derinleştirmeyeceğiz. Ama, davranışın yanlış olduğunu da uygun bir dille anlatacağız.
Unutma, yaptıklarımızı değerlendirecek bir Molla Kasım çıkıyor hayat denen kısa metrajlı filimde ya da filim bittikten sonra…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. the Adnan diyor ki:

20 Aralık 2009, 23:44  (Düzenle)

saygılarımla…
ben bazen karikatür çizmeye çalışıyorum ve öğrencilerim çok beğeniyorlar..üstlarinde yanlarında konuşma balonlarıda oluyor hepsnin hemen hemen..insanları yada varlıkları biraz abartılı çiziyurm ve sebebini birtürlü anlayamadım…sanırm karikatür oldukalrı için öyleler dedim kendi kendime..umursamadım da zaten..ama kendi karikatürümüde öyle çiziyorum kara tahtaya…bakın çocuklar diyorum çizince bu ADNAN…BİR OOOOOOO…sesi yükseliyor bazen çünkü o çocuklar şöyle düşünüyorlar..öğretmen kendinin karikatürünü tablo gibi çizer…sanırım öyle..bizde öyleydik değil mi..
sizin için o cümleyi kuran kardeşim belki de karikatür çizmiiştir zamanında..tartışma açmak istemiyorum..ama öyle ya insan empati kurmalı…yada kendini koyduğu kareye başkasını koymalı..ama her karikatürde bir birine benzemez ki…değil mi yani o kendini öyle çizmiş diye sizi öyle çizemez ki..
keşke paylaşabilsemdi sizlerle kendi stil karekterlerimi..bir yorumda sizden almak isterdim..ama asla orman varlıklarını insan sıfatıyla çizmedim..öyle olsa bende bir insanınm ya han..kendimide benzetmem gerekirdi..
uzatmıyorum..diyorum ki,sizinde buyurduğunuz gibi kendi yerime değilde onun ve oyle kardeşlerimin yerine kendimi koydum..ve asla uni yıllarımda hiç bir hocama boyle demedim..demem..ben bir öğretmendim o zmnalar..toy değil,,çaylak değil,,evrenkent te okuyan bir öğretmendim..blimlerin çekirdeğindeydim..değil mi..??
insan aynaya baktığında ne görmek isterse öyle omlmalı..biz öğretmenler yada insanlar,,aynaya baktığımızda az da olsa gülümsemez miyiz..?kendimizi asla çirkin görmemk için*

insan odur ki,başkasında kendini bula
zaten yakışanda bu değil midir?
insani kamil kula..?
cemalinde her nefesinde güller hayat bula,,
yakışırmı bülbülden başka kuş konurmak
o gül cemale? sorulur,cümle kul’a?

saygıyla ellerinizden öpüyor ve buradaki arkadaşlarımı selamlıyorum..
iyi geceler,,incinmeden ve incitmeden geçen hayat ne güzel bir hayattır…

Sevgili Adnan,
O konuyu kapatalım istersen. Asıl ben şu karikatürleri merak ettim.
Burada paylaşman mümkün.
Değişik yolları var ama herkesle paylaşmak istersen, çizdiklerini tara (ya da fotoğrafını çek)
Aşağıdaki adrese yükle.
http://imageshack.us/
Her bir resim yüklendkten sonra sana ulaşılacak adresleri verecektir.
Sonra da o adresleri burada bizlerle paylaş.

Ya da e-postayla bana yolla, ben ana sayfadan paylaşıma açayım.

Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Hatun TÜRKMEN diyor ki:

03 Ocak 2010, 15:55  (Düzenle)

Bu Yağmur

Bu yağmur… Bu yağmur… Bu kıldan ince,
Nefesten yumuşak yağan bu yağmur.
Bu yağmur… Bu yağmur… Bir gün dinince,
Aynalar yüzümü tanımaz olur.

Bu yağmur kanımı boğan bir iplik,
Tenimde acısız yatan bir bıçak,
Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik,
Dayandıkça çisil çisil yağacak.

Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün
Sulardan, seslerden ve gecelerden.

Necip Fazıl

Birkaç gündür Yenice’de hüküm süren yağmurlu, karanlık havanın etkisiyle bu şiiri sizinle paylaşmak istedim.
Meslektaşlarım ve öğrenci kardeşlerimden bu aralar hiç ses çıkmıyor. Herkes sınav derdinde mi, ne?
(Hocam, bu arada, şu “Anadolu ve Fen Liselerine Öğretmen Seçimi Sınavı”ndan 90 alıyorum; ama bir işe yarar mı, bilmiyorum.)

Sevgi ve selâmlar…

Merhaba Hatun,
Pek çok kimse yağmuru sevmez ama ben çok severim. Hatta yağmur benim sıkıntımı alır, beni rahatır. Yağmurda şemsiyesiz dolaşmayı sevmem o yüzdendir. (Bir de yağmurun, bedenimdeki statik elektriği aldığını düşünür, rahatlamama açıklama getirmeye çalışırım.) Üstadın şiiri biraz farklı açıdan ele alsa da yağmuru, ben seviyorum işte…

Anadolu ve Fen Lisesi seçimi puanın ne anlama geliyor, bilemiyorum. Her zamanki gibi, Allah günlüne göre versin diyeceğim. Bir de, eğer senin için iyi olacaksa olsun…
Gençlerin suskunluğuna gelince… Vardır bir bildikleri…
Benim bildiğim, bir yıl daha varlığını sürdürür bu site, sonra da herkes yoluna gider…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Şaziye KARATAŞ - hızla büyüdüğünü söylediğiniz yaramaz ufaklık diyor ki:

03 Ocak 2010, 21:49  (Düzenle)

Canım Hocam benim,

Sitenizin ne kadar yaşar ona bir ömür biçemiyorum ama sizi hep çok seveceğim ; kalbimden ve aklımdan hiç silinmeyeceksiniz ; istesem de unutamam bana laf anlatmak için sarf ettiğiniz sözleriniz satır satır aklımda çünkü unutmak imkansız onları. Derslere girerken ( özellikle edebiyat ve yaklaşımlar dersi ) , dilbilim dediğimde , çaykaşığı – çikolata – peynir – soda – profiterol – çay – sözlük ( özellikle bu zaten ) gördüğümde ya da giriş yaptığımda diyeyim ( umarım açık olmuştur bu ) , Mimoza’ya her girdiğimde , Beşevler metrosunun orada , ” Yıldırım ” ve ” Yenişehir ”ilçelerinin adını duyduğumda , ” eğitim ” kelimesini her kullandığımda ( özellikle bu algımı değiştirdiniz ) , ” paylaşmak, talebe, syntax ” kelimelerini duyduğumda , her saatime baktığımda ( saatime çok bakarım bu arada ) ve zaman kelimesini işittiğimde , mail kutumu her açtığımda , midem biraz da olsa ağrıdığında ( ne uğraşmıştınız benimle ) , yeşil rengini gördüğümde ya da yeşil kazağımı giydiğimde , televizyonda ” Kurtlar Vadisi ” ya da ” Hanımın Çiftliği ” ni her gördüğümde , kamera kelimesini duyduğumda ( sırf bir kamera yüzünden bile sizden nefyet ettiğimi ( yazım hatası yok burada :)) söylemiştim , kapı numaranız 102 ya yurtta karşı odamdaki numara da 102 onu gördüğümde , anne babamın yüzüne baktığımda ( onlarla ilgili sözlerinizi hiç unutmuyorum ) ,
her pilav yediğimde ( pilavı çok seviyorsunuz ; dolma biberi de sevmiyorsunuz hatta ) , babam piyango bileti almış eve gittiğimde bileti gösterince ( çıkmadı hocam ya ama zaten haram para ya :)),
her cuma günü özellikle , ekose gömlek gördüğümde , kendi burcumun yorumuna bakarken bir de Koç burcuna bakıyorum nedense ve her Koç burcunun yorumuna baktığımda , ” Cem KARACA ” – ” Orhan GENCEBAY ” – ” Ebru GÜNDEŞ ” in şarkılarını duyduğumda ve gönderdiğiniz ” YESTERDAY ” şarkısını masaüstümde her gördüğümde , ” anı – hikaye – fıkra ” kelimelerini duyduğumda ,
ne zaman Renault’un Broadway arabasını görsem , ” saz – bağlama- ney ” kelimelerini duyduğumda ( bu algımı da değiştirdiniz ) ,
odamdaki kettle ‘ ımı elime alıp kahvemi yaparken , patlamış mısır ve portakal yerken , nerede Özhanlar marketini görsem , hatta ne zaman birinin kalbini kırsam ve sonra gidip özür dilesem , ” technique- method- approach ” kelimelerinde aklıma yaklaşımlar hocam değil gene siz geliyorsunuz , sarı kalemimle yazıların üzerini çizerken…Aklıma o kadar şey geliyor ki yazsam sayfalar doldurabilirim. İşte bunlar da aklıma hep siz geliyorsunuz yani mümkün değil sizi unutmam o kadar çok iz bıraktınız ki yaşamımda asla unutamam sizi.

Eğer yarın bir gün hayalimi gerçekleştirip Hacettepe’de dilbilimde yüksek lisans yapıp da dilbilimde akademisyen olursam model olarak hep sizi alacağım iletişim kapımı aralayacağım ve isteyen o kapıyı sonuna kadar açacak ; Mevlana kapısı gibi olacak ya da Yunus Emre’nin dergahı gibi. Sizin yaptığınız gibi güler yüzümü , tatlı sözümü asla esirgemeyeceğim onlardan ; bana koşup sarılana ” canım öğretmenim ” diyenin asla kollarını havada bırakmayacağım. Akademik anlamda iyi olma ya da çok bilgili olma konusunda hiç iddialı değilim ama öğretmenlik yönüm iyi olmalı bu konuda oldukça iddialıyım.

20 Kasım günü ara sınavların son günü hani sınavlar bitti ya koşarak mutlu bir şekilde yanınıza gelmiştim ama odanızda bir hocamızın olması dolayısıyla ve konuşmanızın uzun sürmesi nedeniyle 1.5 saat kapınızda beklemiştim ve inanın hiç sıkılmamıştım ; inanın daha bekleyebilirdim saatlerce çünkü çok seviyorum sizi; ben koridorda sürekli tur dönerken gelip geçen hocalarımın, arkadaşlarımın ” neyi bekliyorsun burada? ” sorularına ” Abdullah Hoca’mı ” derken onların gözlerimdeki gülümsemeyi görmesi ve sanki beni kontrol eder gibi 10 dakikada bir aynı hocalarımın orada geçmesi ve ” hala bekliyor musun ? ” demesi , hatta birkaç hocamın ” arayalım istersen , çok bekledin ” demesi , hatta çay ocağındaki görevlinin bana ” ne çok seviyorsun ya dur ben sana kahve getireyim iç de sıkılma ” demesi bile aklıma geldikçe gülümsüyorum.

Çok seviyorum sizi hem de çok bunu defalarca söyledim bu yazıda ama bazen sizi rahatsız etmemek için aklım ” gitme ” diyor kalbim ise ” git ” ama çok düşünmüyorum ve kalbimi dinliyorum.

Yılların yıprattığı kişileri görünce öyle üzülüyorum ki hocam belki de zamanın akmasından korktuğum için zaman zaman hayat anlamsız geliyor ya ama söz veriyorum hocam yaşlanmış bir dede olrak bir gün karşıma çıkmış olsanız bile ( ki peşinizi hiç bırakmak istemiyorum , karşılaşmak kelimesi bile çok uzak geliyor bana şimdi ) sizi her zamanki gibi sürekli size karşı büyüyen sevgisiyle sevecek hızla büyüdüğünü söylediğiniz ve bundan müthiş keyif aldığınızı belirttiğiniz yaramaz ufaklık linguist…

ÇOK SEVİYORUM SİZİ HEM DE ÇOK CANIM ÖĞRETMENİMSİNİZ BENİM…

Sevgili Şaziye,
Şu sıralar elimde Soner Yalçın’ın son kitabı var. Ayrıntıya düşkünlüğüne, ayrıntıları atlamamasına hayranım. [Aynen senin gibi
:-)]
Hatun’a yazdığım yanıta hemencecik verilen bu duygu yüklü tepki, bir de bu denli ayrıntıyı içerince, içimden geçenleri olduğu gibi yazıverdim ben de…
Diğer kardeşlere de yazdım bunu zaman zaman. Anlaşılmak güzel bir duygu. İnsanı çoğaltıyor. Ve bu arada insan, acı çekerek öğrendiklerini, gençlerin acı çekmeden öğrenmesi için onlarla paylaşabildiği zaman, “işe yaramak” gibi hoş bir duyguyu da yaşıyor. Ama sadece “ortaya konuşma” bu duyguyu yaşatmıyor, bunu yaşayabilmenin önkoşulu da, bu iletişim kapısını aralık tutan gençlerin olması… Senin de aralarında olduğun ve bir kısmını tanıdığın kardeşlerden, abilerden, ablalardan söz ediyorum…

Umarım, düşlerini gerçekleştirirsin.
Dilerim, kendinle barışık, sağlıklı uzun bir ömür geçirirsin.
Ve, karşına iyi insanlar, güzel fırsatlar çıkar.

Sevgi ve bilgi paylaştıkça çoğalıyor ya, kalp kalbe karşı ya…
Ben de sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Yavlum diyor ki:

04 Ocak 2010, 00:34  (Düzenle)

Varyans analizine kadar çalışabildim… Yarın yapılacak çalışmada soruları da buraya kadar cevaplayabileceğim sanırım :)
Şöyle bir düşünüyorum Acanla geçen 4 sene neredeyse, çok şeyler kattı, sadece ders değil biliyorsunuz ;)kampüste hiç bilmediğim yerlere uzanan yollarda yürüyüşler, uzun sohbetler ( rakı, balık üzerine :)), ağlayışlar, ablaların duymaması gereken fıkralar, aşk itirafları…liste uzun…Artık hayata bir pencereden bakmıyoruz tüm duvarları kaldırdık pencereye gerek yok artık hayatın içindeyiz..
İyi ki varsın hocam.Hep burda duvarları yıktıran adam olmaya devam etmenizi diliyorum…

Sevgili Mithat,
Varyans analizi konusunu “let it go rahvan”… Kitapta yazıyor, bakarsın, olmazsa bir ara birlikte bakarız. Asıl yazmak istediğim, diğer mevzuular. Daha dün gibi hatırlıyorum, “what is the best method?” sorusuna beklediğim yanıtı duyduğunuzda, kulaklarımı çınlatıyordunuz. (Ayrıca, diğer sahifenin nostalji bölümünde de kayıtlıdır) gecenin bir vakti birşeyler yapmaya çalışıyordunuz. Zaman ne kadar çabuk geçiyor değil mi? Demek istediğim şu ki, duvarları yıkmaya başladınız. Ama bunda benim payım yok. Ben sadece kimin duvar yıkıp kimin yıkamayacağını görüyor ve ona göre konuşuyorum. İlk Kan filmine bir gönderme yapalım mı? Acılara dayanaklı, sert bir kayaya benzetilen Rambo’yu yetiştiren adam diyordu ki, seni ben yaratmadım, sadece bir kayanın içinde saklıydın, ben seni açığa çıkardım. Bu hep böyledir. Artık sizin de kayaların içlerini görme vaktiniz geldi. Eğer önyargıdan uzak, dikkatlice bakarsak, neler görebiliriz neler…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. ümmüş diyor ki:

04 Ocak 2010, 02:11  (Düzenle)

Yazmayayım yazmayayım diyorum ama, kendimi tutamıyorum:) Hocam benim gibi bir arka sıra öğrencisine dahi kısmi bir çalışma azmi katmış bulunmaktasınız. Çoğunlukla,bir şeylerin düzelebileceğine olan inancımı yitrmekten kaynaklanan bıkkınlığı, değiştirmek için bir şeyler yapmanın gerekliliğine olan inançla değiştirmiş olan kişisiniz =) geçmiş yılları anlatan öğrencileriniz ciddi bir fesatlığa sebep oluyor bende:):) ama bu konuda Sümeyye’ye katılıyorum; Öğrenci profili artık çok farklı. İşin kötüsü kendimi o değişmiş öğrenci profilinin bir parçası olarak da görüyorum. Kendime rağmen, çok şey öğrendim sizden, öğreniyorum.. Öğrencilernizdeki o özel yeriniz sitenin ömründen bağımsızdır.İyi ki varsınız hocam:):) “var olun” hocam:):)

Sevgili Ümmüş,
Evet öğrenci profili değişti. Artık talebelerin sayısı azaldı. Ben de eskisi kadar mutlu değilim. Ama diğer yandan sizler varsınız. Sonra, sen o değişmiş öğrenci profiline dahil değilsin. Dahil olsan burada işin ne? “Yazmayayım, yazmayayım diyordum ama…” diye başlayan cümlene rağmen, içindeki o Ümmüş’ün bu adımı, beni doğruluyor. Bundan kendime pay çıkardığım düşünülmesin lütfen. Her zaman olduğu gibi ,yine içimden geçeni, doğru bildiğimi yazayım. Kimse kimseye bir şey öğretmiyor Ümmüş, öğretmez de zaten… Sadece öğrenmek isteyenlere fener tutuyor öğretmenler. Artık mesele talebe olmakta. Sorun talebelerin yerlerini hızla “zoraki öğren(i)cilere” bırakıyor olmaları.
Kendine haksızlık etme. Ve doğrudan yana tavır koymaya devam et.
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Şaziye KARATAŞ - eğer olusa sizin gibi akademisyen olacak LİNGUİST diyor ki:

09 Ocak 2010, 10:42  (Düzenle)

Abdullah Can(ım) Hocam benim,

Keşke bu ziyaretçi defteri değil de ” anılar ” defteriniz gibi bir tartışma platformu olsaydı da o zaman ben de bazılarına laf yetiştirseydim. Ama biliyorum bunu yaparsam hem siz üzülecek hem de bu sayfanın gereğini yerine getirmemiş olacağım ya da bir ” google fight ” tarzı bir bölüm olsaydı da isteyene orada cevap yetiştirseydim.
Öğrenilmiş çaresizlik muzdaribi kişi farkında zaten bugünlerde ” içten gelen motivasyon dıştan gelenden çok daha etkili ” ne kadar oturup çalışmasam da farkındayım ama sanırım bazıları da bunun farkında değil ; aldığı düşük notlarda suçlu olarak hala hocalarını görmekteler ve kendilerini de ” zor sorular zaten ” diyerek yıldırmaktalar ve daha önemlisi de ” aman boşver atarım ” derdindeler hala. Bunları ben de dahil olmak üzere bir çok öğrenci yapıyor zaman zaman ders çalışmak istemezsin , oturup çalışmazsın , zaten test atsam da tutar dersin ki ben bunu yaptım Türk Eğitim Tarihi dersinde , düşük not aldım ama hiç bir şekilde hocamı suçlamadım ÇÜNKÜ KENDİM ÇALIŞMADIM, KİTABIN KAPAĞINA BİLE DOKUNMADIM, HATTA BİR O KADAR İLGİSİZDİM Kİ SINAV GÜNÜ KİTABI BİLE ” NASIL OLSA KALACAĞIM BU DERSTEN ” diye getirmedim ama gidip de ne hocanın yüzüne ne de internet ortamında hocayı kötüleyecek bir şey yazmadım kendim çalışmadım çünkü ; ancak hala bunu anlayamayacak kişiler var sanırım aramızda ; ancak beni bu anlayamamaları değil daha çok sizin yaptığınız işlere ” bilimsellik zırvası ” ve ” sizi mükemmel olmakla övünen ” demeleri üzer. öğrencilerinizi tehdit ettiklerini düşünmeleri ve dahası suçladığınızı düşünmeleri de kendilerinin size olan belki de nefretlerinin dışavurumlarıdır. En çok üzüldüğümde ne biliyor musunuz şu tozlu raflardan hala haftada en az bir gün indirdiğim defterinizde de size sınav dolayısıyla kızan öğrencilerinizin DAHA ÜSLUPLU SÖYLEMİŞ OLMALARI ve hatalarını anlayınca da ÖZÜR DİLEMELERİ ; evet zamanında bizden büyüklerimizden kızmışlar size ama hiç bir şekilde sizin yaptığınız işe değil sadece sınava ve daha sonra bu yaptıkları için af dilemişler çünkü onlar farketmişler bizim fark edemediğimizi SİZİN KOCAMAN BİR YÜREĞİNİZ OLDUĞUNU.
Ablalarımız abilerimiz o defterde ” HOCAM HİÇ AKLINIZA GELMEYECEK ÖĞRENCİLERİNİZ TARAFINDAN BİLE BİR YERLERDE HEP HATIRLANACAK VE SEVİLECEKSİNİZ ” yazmışlar bunu ilk okuduğumda duygulandığımı itiraf etmeliyim ; evet kimisi sevgisini gösteremiyor , çekiniyor , hatta bunu yazarken bile adını vermeyerek benim gibileri daha da duygulandırıyor ama en önemlisi de seviyor, sevmeyi biliyor çünkü farkında ABDULLAH CAN HOCA SEVİLMEYİ SONUNA KADAR HAK EDİYOR.
Üniversite burası ama bizler de hala hoca korkusu ve sınav korkusu hakim. Ama keşke görebilseler sizin kapınızı KİMSEYİ AYIRT ETMEDEN herkese araladığınızı ve isteyenin o kapıyı sonuna kadar açtığını hatta kiminin benim gibi artık kapı falan bırakmayarak direkt kırmak istediklerini , sizin öğrencileriniz için özveride bulunabileceğinizi, onların sıkıntılarını da mutluluklarını paylaştığınızı, mükemmel olma dersinde olmadığınızı sadece elinizdeki olanaklarla yapmak istediğinizin en iyisini aslında bizler için yaptığınızı…
Bunları çoğaltırım hatta sayfalarca yazarım ama farkındayım birilerinin gözündeki size karşı olan nefret perdesini kaldıramam çünkü insan istemediğini görmez, istemediğini duymaz ama keşke en azından sizin gibi objektif olsalar da biraz da geniş açıdan bakabilseler ya da daha doğrusu olanı görebilseler. Geçen sınav sonrası da yanıma gelip ” Abdullah Hoca zor sormuş, sorular da uzundu yorucuydu ” diyenlere benim cevabım ” Evet sorular uzundu , o zaten bunu kabul etti siz de biliyorsunuz , o objektifti , öyle olacağını da söyledi , ama hangi soru vardı orada öğrenmediğiniz hangi kavramın adını duymadınız ? ” diye sorduğumda ” Onda haklısın ama…” deyip devamını getiremeyen bir çok kişiyle karşılaştım ; siz olanı kabul ettiğiniz gibi keşke diğerleri de edebilseler. YA DA DAHA ÖNEMLİSİ SINAV DERDİNE DÜŞECEKLERİNE KEŞKE SİZDEKİ GERÇEK GÜZELLİĞİ GÖREBİLSELER ama sınav bitince hoca da bitti bizim gözümüzde diye gören onlarca öğrenciye bunu anlatmak oldukça zor olsa gerek.
Gene çok yazdım gözlerinizi yordum ama gene aynısını yazacağım büyük usta Sait Faik’in de dediği gibi ” YAZMASAM ÇILDIRACAKTIM ”…
CANIM ÖĞRETMENİM BENİM SİZİ PAYLAŞACAK KADAR ÇOK SEVİYORUM.

Sevgili Şaziye,
Daha çok “hakkımda”, “bir kişinin öznel değerlendirmesi” ağırlıklı yazılan bir konuda yorum yapmak istemiyorum.
Beni, yaptıklarımı ve yapmakta olduklarımı “benim bakış açımla” görebilen kişilerin VAR OLDUKLARINI bilmek ilgilendiriyor ki, bana bunu öğrettiğiniz için teşekkür ediyorum.
İstiyorsan, tabii ki akademisyen olacaksın. Hatta önümüzdeki yarıyıl HÜZÜN’ü tekrar masama alıp üzerinde çalışmaya başladığımda, yardım isteyeceğim 3 kişiden (Sümeyye Fatma ve Sen) birisi olacaksın. (Bunu da istersen tabii ki)
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Sümeyye ŞİRİN diyor ki:

09 Ocak 2010, 13:24  (Düzenle)

RESPECT
Respect is a lesson that everyone should learn.
Respect must be given before an expected return.
Respect is something that’s given for free.
Respect is about us and never about me.
Respect is the basis on which relationships are founded.
Respect is the anchor that keeps a person well grounded.
Respect builds the character and defines who we are.
Respect sets the standard and raises the bar.
Respect is magnanimous and helps to fulfil.
Respect is the partner that sits with good will.
Respect is like honey so sweet it’s perceived.
Respect a taste to savour for when it’s received.

Respect your fellow human being, treat them fairly, disagree with them honestly, enjoy their friendship, explore your thoughts about one another candidly, work together for a common goal and help one another achieve it. No destructive lies. No ridiculous fears. No debilitating anger.
Bill Bradley

  1. Neslihan diyor ki:

09 Ocak 2010, 21:15  (Düzenle)

hüseyin diyor ki (09 Ocak 2010, 00:10)’YE CEVAP:

Merhaba Hüseyin,

Seni tanımıyorum fakat bu websitesini takip ediyorum. Kabul ettiğin bir sınav formatı hakkında neden bu kadar “SALAKLAR” kelimesi gibi asılsız ifadeler kullanıyorsun anlayamadım.

Hadi “salak” kelimesini kendine yakıştırdın. Bu senin kendinle ilgili vardığın bir sonuçtur belki bilemem fakat hangi hakla sen diğer arkadaşlarını da bu kelimenin içine alabiliyorsun? Sana mail mi attılar salak yerine koyulduz diye?

Salak kelimesini kullanan ve salağım diyen de sensin arkadaşlarım salak diyen de! En azından ben okuduğumda öyle anladım. İstersen diğer okuyanlarda soralım.

Öncelikle o yazın için “arkadaşlarından” özür dilemeni öneriyorum. Düşünerek yazmanı da. Ben Hocanın yerinde olsam seni direkt mahkemeye verirdim. Senin yazdıkların da ortada. Okut bir bakalım arkadaşlarına metinleri kim ne anlıyor. Bir cümle kurarken kanıtlarınla sun. Subjektif değerlendirmenlerinde değil. Dersi sevmeyebilirsin, Hocayı sevmeyebilirsin ya da sistemi sevmeyebilirsin fakat hiçkimseye “salak” ya da “bilimsel zırvalıklarla dolu dışavurumlarız ile vurgulamışsınız” çıkarımını yapma hakkın olduğunu düşünmüyorum. Ben de birçok şeye itiraz ederim ama kanıtlarımı ortaya koyarak. Düşünceni daha farklı ifade edebilirsin insanları suçlamaktansa.
Bunlarla kahraman olacağını düşünüyorsan kolay gelsin.

Sevgili Neslihan,
İki alanın üstüne, araya bir de hukuk sıkıştırmaya ne dersin? Devam zorunluluğu yok valla.
Trinity’e selam söyle bizlerden..
Sevgiyle…

  1. the adnan diyor ki:

09 Ocak 2010, 23:39  (Düzenle)

abdullah hocam…

uzun süredir giremiyorum ve döndüğümde bayağı bir meşguliyet çinde olduğunuzu,sınaw sonuçlarının kendilerini memnun etmeyen öğrencilerle uğraştığınızı gördüm…
sanırım bizler de bu tedristen geçtik ama,çalışkandık( en azından yetesi kadar) ,,,yoksa düzeltme faktörlü yada düzeltmesiz sınawlarınzdan nasıl geçtik,,,,önceden bir yazımda sizinle ilgili ilk anlatılanları yazmıştım sanırım,,,ve şimdi de benzeri bir olay yaşanıyor gibime geldi…,
sizden bana çok şey kaldı,,özelliklede sınaw ve karne notu değerlendirme konusunda bir çok disiplin kaldı..şöyleki: milli eğitim bakanlığımız her şeyi objektif ve tutanaklı istiyor,,,buna rağmen performans görevleri,projeler vs,hepsine de değelerndir me ölçkleri istiyor,,,geçnelerde bir olay oldu okula soruştuma gelmiiş bir kaç öğrencinin okuldaki ders notları ile SBS de deki başarısını arasında uçurum varmış ve arşifden bir çok sınawı indirip tekrar kontrl ettiler vs..bunun üzerine bir baktım ki bana ”ya amaaan, ne uğraşıyorsun ders içi performansına da çizelge mi tutulur” dien arkadaşlarım benden çizelge örnekelrri alıyorlar…öğrencilerimden de soranlar oldu ya hocam sizde ne kadar çok çizelge tutuyorsunuz die…dedim ki Onlar miras çocuklar,,,mirass..(yani sizden kalan bir disiplin anlayışı..),,hayat kurtarıyor…birde sınawlarıma asla KEY adı altında cevap anahtarı hazırlamıyorum..SUGGESTED ANSWERS yazıyorum …çünkü öğrencininde doğru vcevapları oalbiliyor…ekleyebiiyorum..düzelt me formülü benzerine bazan herkese aynı punaı verebiliyorum…
sadete gelirsem,,bir öğretmen olarak karşıdaki öğrenciyi,,baltalamaktan ziyade,, sualamayı tercih etmeye çalışıyorum… sizin sayenizde öğrendiklerimle…buradan sizin sınawlarınızla sorun yaşayan öğretmen arkadaşlarıma bişey söylemiyeceğim..bu kendilerinin ve sizin aranızdaki esele..düzeleceğine inanıyorum..çünkü sizin yaptığınız sınawları değerlendirmelerin sonucunda ve sınaw sonuçlarınızda en küçük bir haksızlıkla karşılaşmadım uni hayatım boyunca,,, sınawlarınız zormuydu? tartışılır,ama en azından katı değil di çalışılacak yerler belli,temel hedefler belli,vurgulalnan yerler belli ve bizim merakımız yetersizdi o kadar..
ben kendim adıma uludağ universitesi,EĞİTİM BİLİMLERİ bölümünde art niyetli ve öğrenciyi kıracak bir hocamın olduğunu hiç düşünmüyorum..aksine destekleyicisinz…yoksa burada ,öyle bir sitede bizlerle bişeyller paylaşma ihtiyacı duymazdınız…Bizim çok dinlediğimiz olaylar vardı…HOca sınawdan sonra kağıtları ahavaya atar,en üstten aşağı doğru notları okumadan kağıtların üstüne yazar, ister beğen ister beğenme,,kalır yada geçersin,yada; sınawdan bir kaç gün önce derste şu ,şu ,şu kitaplar çalışılıp gelinecek der,2 soru sorar,, yyazdın tyazdın,yazamadın lkalırsın…olur..vb…
2000 yılında yanlış bilmiyorsam 60 barajı varmış eğitimde ve uludağda..sonra bağıl değerelndir,yani çan sistemi gelmiş, ve bence çok iyi bir sistem ,bu sayede çook öğrenci sınıf geçiyor,,,
benim anlamadığım kimler neye takılıyorlar…inanın bu mesleğe başlayınca,aslında bu bir meslejk değil,yaşam a başlayınca bizim bir zamnalar sevmediğimiz ama güzel olan o sistemler o kadar işimize yarıyor ki anlatamam…size sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum,,,,iyiki sizi tanımışım ,,,yoksa çok katı ve öğretmeniği yeteri kadar yaşayamayan bir isi olurmuşum sanırm…

saygıyla ellerinizden öpüyorum..
not: benim gibi düşündükleri düşündüğüm Ümmüş hocama,Şaziye hocama,Hatun hocama ,şeyma ve Fatma hocama ve diğer adını sayamadığım öğretmen kardeş,abi ve arakadaşlara selamlarımı iletiyorumm…bizler insanların gönlündeki pandorayı yok etmek değil,varlığından mutluluk duyarak oradaki cevhere sahıp çıkıp geleceğe taşımak ,palaşmak,çoğalmak,muassır olamk durumundayız…
kolay gelsinn…

Sevgili Adnan,
Paylaşımın konusunda uzun uzun yorum yapacak değilim.
Maalesef ilerleyen zaman içinde biz de değişimden payımızı alıp, şimdiki gençlere, olacakları sınavın tipini kendilerinin belirlemeleri özgürlüğünü tanımaya başladık. İyi mi ettik, kötü mü ettik, bilmiyorum. Özgürlük güzel de yararına kullanmak için de belli bir olgunluğu gerektiriyor. Zaman zaman kendimi, ilköğretim birinci sınıflarda, ders süresiyle oyun süresini belirlemeleri için oylama yaptıran sınıf öğretmeni gibi hissediyorum.
Sizin ne günahınız vardı, sizleri açık uçlu sorularla boğuşturuken…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. the one diyor ki:

10 Ocak 2010, 14:28  (Düzenle)

hocammm hocammm…
ümitsiz bir şekilde dersinize çalışıyorum.of hocam of olmuyor valla keşke yazılı olsaydık .gayet umutlu bir şekilde notlarınızı okudum çalıştım ve de test çözeyim dedim.Sonuç berbat…Neden bilmiyorum sorulArı anlayamıyorum.gayet umutsuzum.Oysa ki bloon deseniz tam öğrenme modeli diye şakıyacağım.Leb demeden leblebi misali ama test olmuyor hocam.Ben ne yapayım şimdi?
Biliyorum çok şaçma bir entry oldu ama yazmak istedim.
sevgilerle;
the one.

Hayır, yazdıkların bana saçma gelmedi. Ama anlayamadığım bir nokta var. Hangi testi çözmeye kalktın da olmadı?. Çünkü ben deneme testi falan vermedim ki. Seni ne kadar rahatlatır bilemem ama, bu durum, içeriği başka değerlendirmesi başka iki sürecin örtüşmemesi olarak değerlendirilebilir.
Açık uçlu soru meselesinde sana katılıyorum. Ben de (kişisel tercih olarak) açık uçlu sorulardan yanayım ama ne gariptir ki, (yıllardır tercihlerin kayıtlarını saklarım) öğrenciler çoktan seçmeli testi ezici bir çoğunlukla isterler. Bu konuda bana açık uçlu soru sorma fırsatı verilmedi. Açıkçası ben de artık bu konuları çok takmıyorum. Nasıl olsa “talebeler” kendini kurtarıyor, uyanamayanlar son sınıfa gelince bastırıp parayı kurslara gidiyorlar ve mecburen öğrenmeye çalışıyor, bu taraklarda bezi olmayanlar için de birşeyler yapmanın bir anlamı olmuyor. Senin için “önyargını bırak, herkes yapabildiğine göre sen neden yapamayasın ki” demekten başka elimden bir şey gelmiyor.
Kolay gelsin…

  1. Şaziye KARATAŞ - fakültede nam-ı diğer ÇOCUK diyor ki:

10 Ocak 2010, 15:54  (Düzenle)

Abdullah Can Hocam benim,

Şimdi diyeceksiniz Şaziye hızını alamıyor yazıyor da yazıyor diye ama hocam ne yapayım ya sınavlara çalışayım diye yazmaya 15 gün ara verdim , izin aldım :)ama derste değil aklım hep klavye tuşlarında dedim bir yerlere karalamalıyım bir şeyler , birileri okumalı yazdıklarımı ben de son çare sizin sitenizi araç olarak kullanacağım sanırım bir süreliğine sonra sizin yukarıda yazdığınız ” buyrun yazın ” yazısına dikkat edince iyi dedim yaz gitsin.

Hocam iki gündür aklımdan hiç çıkmıyorsunuz malum sizin sınava çalıştığımızdan , kağıtlara baktıkça , konuları okudukça , verdiğiniz örnekleri hatırladıkça bazen kendimi tutamıyor gülümsüyorum sonra ” Şaziye kendine gel ya unut hocanın örneklerini sınavda hatırla , şimdilik sadece çalış ” diyorum. Ama biliyorum mümkün değil hocam biliyorum içerikleri unutacağız büyük ihtimalle ama örneklerinizi asla , dersi anlatışınız ( ya da paylaşımınız ) asla aklımdan siinmeyecek.

Ama biliyor musunuz size acayip çok kızıyorum bir yandan istiyorum ilk dönem bitsin çünkü sınavlar bitsin istiyorum bir yandan istiyorum bitmesin çünkü sanki bu Perşembe gene dersimize geleceksiniz gibi. Ama ben biliyorum ne bu Perşembe ne de ikinci dönem herhangi bir gün gelmeyeceksiniz bizim dersimize ; hatta sizi fakültede görünce ” Yüzünü gören cennetlik ” derler ya işte o ifadeyi kullanacağız işte bu yüzden size kızıyorum. Böyle bir kişiyi çok seversin , kendini çok sevdirir sonra da çeker gider ya hep eksikliğini hissedersin , onu hatırlatacak her şeyden uzak durmaya çalışırsın , herhalde bizleri de bu duruma düşürmek için uğraşıyorsunuz gibime geliyor.

Sayenizde yurdumun çoluğu çocuğu eğer yarın bir gün benden dilbilim öğrenme şerefine nail olursa:) diyecekler ki ” ya bu hoca da materyal hiç kullanamıyor bildiği tek şey orada burada yazı karalamak ” o zaman ne derim hiç bilmiyorum herhalde topu size atarım ya da top sizde bile şimdiden. Şimdi alınmak yok ama.

Hani yarışma programlarında olur ya hocam böyle selam yollarlar sevdiklerine ben Neslihan ya da benim deyimimle Nesliyan Hocamı çok sevdiğimi söyleyecektim , birde böyle sizin sitenizi araç olarak kullanmak gibi oldu ama bir de Sümeyye Ablamı çok seviyorum. şimdi diyeceksiniz bunları neden söylüyorsun buradan diye onu da kısaca anlatayım. Sizin odanızda Semanur Ablayla karşılaşmıştım ya sonra biz dışarıda onla konuştuğumuzda bana ” Abdullah Hocayı ve onu seven herkesi çok seviyorum.” ya da benim deyimimle ” SİZİ KALBİMLE SEVDİĞİM İÇİN PAYLAŞACAK KADAR ÇOK SEVİYORUM. ” İşte bu yüzden söylemek istedim bunu.

Fuzuli’nin bir sözü var sevdiğim onu da yazıp bitiriyorum:

”Ebedi sevgi ezelde takdir edildiyse bu kader kaza ile önlenebilir mi? ”

Sevgili Şaziye,
İyi yapmışsın. Her daim canın istediğinde, canının istediğini yazabilirsin. Ben yazılan her sözcüğü muhterem kabul ediyor (bir kısmı bence muteber olmasa bile) ilgiyle okuyorum. Ama satır aralarında gördüğüm bazı ifadeler de beni müthiş mutlu ediyor. (Sakın ola hakkımda yazılan güzel sözleri kastettiğimi düşünme.) “Yurdumun çoluğuna çocuğuna dilbilim öğretme” gibi geleceğe yönelik kararlarınızı, bu konuda atılan adımlarınızı görmek, özellikle öğrenci talebe ayrımının gözüme battığı şu demlerde beni cidden umutlandırıyor.
Bir de, burası sizi birbirinize yakınlaştırıyor gibi bir izlenim edindim. Her ne kadar, özellikle mesleği icra eden öğretmen abi ve ablaların, arkadan gelmekte olanlara seslendiği, onlara mesleğe hazırlanma adına katkı getirdiği, bu arada bize de gerçek anlamda dönütler verdikleri bir sanal alem olması gibi bir beklentimiz tam anlamıyla gerçekleşmese de biz ummaya devam edelim bakalım. Daha üç yarıyıl var birlikte zaman geçireceğimiz, eğer vademiz dolmamışsa…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Hatun TÜRKMEN diyor ki:

10 Ocak 2010, 19:36  (Düzenle)

Merhaba sevgili hocam ve arkadaşlar,
Yazacağım birkaç cümleyle sanki biraz Şaziye kardeşime göndermede bulunmuş olacağım.
Sevgili Şaziye,
Kaçıncı sınıfta olduğunu ve bu dönem hocamdan hangi dersi aldığını bilemiyorum; ama önemi yok. Bundan üç yıl önce ben de Abdullah Hocamın rahle-i tedrisinden geçiyordum. İçerikle ilgili çok şey hatırladığımı söyleyemem. Az buçuk Bloom’un taksonomisini, sözel konuları çok az hatırlıyorum. Ama hocamın sağ üst tarafında Orhan ağabey fotoğraflı ve onun ağzından yazılmış “Hatasız ölçme olmaz.” baloncuklu ders notunu hiç unutamıyorum. Hocamız hadef davranış yazmamızı istediğinde yazdığım hedef davranışı ve hocamın sevgi dolu iki cümlesini hiç unutmuyorum. Bana “sözlük”üm deyişini… Unutulmayacak o kadar izi var ki hocamızın… Hem ileride göremeyecek olmanı düşünmene katılmıyorum. İsteyen istediğinde Abdullah Hocama ulaşabiliyor. Bir tatil gününde evine gitmek bile mümkün. Dükkândaki görüşmeler hakeza… Tabiî ders aldığın dönemdeki gibi haftada iki üç gün görmek mümkün olmuyor. Amma neylersin, hayat bu… Hem onu hatırlatacak şeylerden kaçmak niçin? Aksine daha güzel bence… Neyse, bunlar öznel düşünceler… Sırf not yüzünden, çalışmak ağır geldiği için hayasızca hocamızı suçlayanlar olsa da kendisini gerçekten sevenler de azınlıkta değil.
Sana tavsiyem, fakültedeki günlerin kıymetini bil ve hocamızın yakınında olmasından çoğumuza göre talihli olduğun için şükret. Bu noktada Şeyh Galib’in “Gele bir devr ki bu Gâlib’i yâd eyleyeler / Fırsat-ı sohbet-i ahbân ganîmet bilsin” beytine gönderme yapmak yerinde olacaktır. Kafa ütülediğim hissini uyandırmadım umarım.
Hocam, ellerinizden öpüyorum. Arkadaşlar selâm olsun size de.

Merhaba Hatun,

Ben kendi aranızdaki muhaberata karışmış gibi olmamak için kısa keseyim laf yetiştirmeyi.

Evet suçlayanların yanısıra anlayanların olduğunu biliyor ve bundan mutluluk duyuyorum. Bu karşılıklı birbirini anlayışı da, salt karşılıklı sevgi bağlamında değil, direnmek yerine işin hakkını vermenin karşılığında, TYL programından mezun olmayı müteakip, ilk hakkında yüksek bir puanla atanmış olma, ardından alanında Tezli Yüksek Lisansa başlama gibi kazanımların olacağının somut bir örneğini göstermiş olman açısından ifade etmek istiyorum. Benim kişisel ne derdim olabilir ki, üç kuruşa dersanelerin emeklerini sömürdüğü gençler oralardan kurtulsun diye uğraşmakla? Neyse, sen derken ben kafa ütülüyorum galiba…
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Fatma İLGAR diyor ki:

11 Ocak 2010, 20:24  (Düzenle)

Söylemeyeceğim çünkü tesiri olmayacak,susuyorum ama bilin ki gönlüm razı değil…

İçinizin size “Haydi!” demesine çok sevindim:)Hocam.HÜZÜN’ü masanıza koyup üzerinde çalışmaya başladığınızda seve seve yardım edeceğimi(elimden geldiğince)bilin.Ve bir gün olur da karar verip bu yola baş koyarsam,vermek istediğim derslerin(Listening&Pronunciaion,Oral Communication Skills…) arasında “Contexual grammar” da var.Eğer kitap biterse benim için çok güzel bir hediye,benim talebelerim için ise çok faydalı bir kaynak olur.

Sevgiyle ellerinizden öpüyorum…

Sevgili Fatma,
Bir ara hatırlat da, sana kendim için yaptığım bir yakıştırmadan söz edeyim.
Evet, artık anlamlı şeylerle uğraşmak istiyorum, düşünmek istiyorum, adamların yıllar önce yazdıklarını tekrarlayarak birşeyler yapıyor görünmek istemiyorum. HÜZÜN kendime gelişin bir başlangıcı olsun istiyorum.
Bu arada sınav başarın (100) için seni kutluyorum.
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. shsirin diyor ki:

08 Şubat 2010, 01:15  (Düzenle)

Merhaba Hocam,
Uzun zamandır bu deftere yazamıyordum, şimdi yazabiliyor olmak gerçekten sevindirici.
Bugün ney kursunda nur yüzlü bir amcayla tanıştım. Güzel bir sohbet sonunda öğretmen olacağımı öğrendiğinde “İngilizce öğretmişsin öğretememişsin hiç fark etmez, sen onlara insan olmayı öğret” dedi. Amcaya da bir hocasının söylediği
“İnsanlık bu maddi kalıptır sanma; insanlık keremdir, iyi olmaktır. Önce hüner gerek. Kırmızı, mavi boyalarla kemerlere de insan resmi çizebilirsin. Eğer bir erdemi, keremi yoksa, Adem oğlunun duvar nakışından ne farkı kalır? ” bu satırları izah etti (Sadi, Bostan ve Gülistan).
Bu sözler beni çok düşündürdü. Artık ismi de “Paylaşım Defteri” olduğu için bu sayfada da sizlerle paylaşmak istedim Hocam :).

Saygılarımla…

Merhaba Sevgili Sümeyye,
Defterin adına ve yeni biçemine uygun güzel bir başlangıç oldu yazdıkların. Evet, paylaştıklarına katılmamak mümkün değil. Bir zamanlar “artık eğitimin tarifini değiştirmek lazım” gibi bir laf etmiştim. Aradan geçen bunca yıla rağmen, eğitimde hala “birşeyleri bir türlü beceremiyor olmak” gibi bir sorunla uğraşıyorsak, “amaç özürlü” “içerik takıntılı” gibi ironik söylemler sarfediyorsak, İngilizce öğretmenliği “present perfect tense”i öğretmekle sınırlı değil diye bağırıp çağırıyorsak, paylaşımlarını dikkatle değerlendirmeye ihtiyacımız var demektir.
Sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. the adnan diyor ki:

14 Şubat 2010, 17:31  (Düzenle)

SELAM HOCAM…
Sayfayı açınca hepimizin başına gelmesi muhtemel elim bir kazanın meslektaşlarımızın başına geldiğini okumak ve böyle çok sevilen gencecik öğretmen arkadaşımızı kaybetmek beni ziyadesiyle üzdü.Evrim kardeşime yüce allah tan acil şifalar diliyorum ve kaybettiği eşine rahmet diliyorum.
mekanı cennet olsun…
dualarımız hep onlarla olacaktır..
hocam siz de hastaneye gittiğinizde herne kadar tanımasalarda acil şifalar dileklerimi iletirseniz sevinirim..
elleririnizden öpüyorum..

Teşekkürler Adnan.
Henüz Evrim’le görüştürmediler. Ama bu konudaki bir girişimime yanıt bekliyorum. İlgili sağlık personelinin nöbetçi olduğu bir akşamı… Dilekleriniz iletilecektir…
Sevgilerimle…

  1. Taner diyor ki:

16 Şubat 2010, 03:50  (Düzenle)

Merhaba hocam, defterin yeni adına yakışacağını umduğum ve burada yer almasının güzel olabileceğine inandığım bir fıkra paylaşmak istedim. Okur kendi yorum ve eleştirisini yapabilir, ben sadece paylaşıyorum.

Juan, motosikleti ile Meksika sınırına gelir. Arkasındaki iki büyük çantayı gören sınır polisi şüphelenir ve içinde ne olduğunu sorar. Juan, “Yalnızca kum” diye yanıt verince polis,”Aç bakalım çantaları” der. Juan çantaları açar, polis didik didik kontrol etmesine rağmen kumdan başka birşey bulamaz çantada! Bununla yetinmeyen polis, gece yarısına kadar kumu her tür tahlilden geçirtir ancak saf kumdan başka birşey yoktur! Polis çantalarını Juan’a geri verir ve sınırdan geçmesine izin verir. Ertesi gün Juan motosikletinin arkasında iki büyük çantayla tekrar sınırda belirir. Polis Juan’ı gene durdurur, didik didik arar, birşey bulamaz ve Juan’ı serbest bırakmak zorunda kalır. Bu olay, polis emekli olana dek yıllarca devam eder!
Bir gün emekli polis Meksika’da bir barda otururken Juan’ın içeri girdiğini görür ve derhal yakasına yapışır; “Senin yıllardır birşeyler kaçırdığından eminim. Çıldıracağım. Geceleri uyku
uyuyamıyordum senin yüzünden. Lütfen anlat bana ne kaçırdığını. Aramızda kalacağından emin olabilirsin”.

Juan gülümseyerek yanıtlar, “Motosiklet”!

Ben beğendim, beğenileceğini düşündüm.

Sevgili Taner,
Bir fıkra gibi görünse de ben fıkradan çok eleştirel düşünme becerileri kapsamında kişilerle paylaşılacak bir öykü olarak algıladım. Bir olayı çok boyutlu olarak görebilmek. Olayları hep alışılagelmiş ölçütlerle değerlendirmek, bazı ayrıntıları gözden kaçırmamıza neden oluyor.
Güzel paylaşımın için teşekkür ediyor, sevgiyle gözlerinden öpüyorum…

  1. Hatun Türkmen diyor ki:

18 Şubat 2010, 19:34  (Düzenle)

Merhaba sevgili hocam ve arkadaşlar,
Yakup Kadri’nin nefis mensur şiirinden bir bölüm paylaşmak istedim sizlerle.
Sevgiler…

Erenlerin Bağından

Yıllar yârlardan, yârlar yıllardan vefasız. Kara baht bir kasırga gibi. Bu ne baş döndürücü iş? Geceler günleri, günler geceleri kovalıyor; cefalar cefaları kolluyor. Saçlarımızda aklar akları, alnımızda çizgiler çizgileri doğuruyor. Kadere boyun eğmek güç, isyan tehlikeli, felek hiç acımayacak mı? Heyhat, aziz dost, onu döndüren kara bahtın kasırgası…

“Bahçeler bozuldu, yuvalar dağıldı, yollar silindi, cihan viran oldu.” Yaşlı gönül şimdi böyle diyor; her şeyi kendine eş görüyor. Bu da yanlış duygulardan biri… Cihan ne vakit bayındır idi? Bahçelerde ne vakit güller açtı? Ne vakit yuvalarda bülbüller öttü? Yollardan ne vakit yârlar geldi? Umduk, bekledik, düşündük. Hangi şey umduğumuza uygun düştü? Gördüğümüz düşündüğümüze benzedi mi? Ge­lenler beklediğimize değdi mi? O mutlu ve yüce saat hangi saatti ki, içinde iken “Geçme! Dur!” diye haykırdık? Hiçbiri, aziz dost, hiçbiri! Belki hepsini geçsin gitsin diye bekliyorduk; çünkü onlar birbirin­den çirkin, birbirinden yararsız saatlerdi. Kimi bir damla gözyaşıyla, kimi tek bir “Eyvah!” ile kimi bir esnemeyle, kimi yalnız susmayla dolup gitti. Onlar birer birer yeniden gelsin ister misin? Hayır, hayır, hayır; değil mi?

Şimdi kalbimiz boş, başımız doludur. Ağzımızda zehir, gözlerimizde ateş var; tatsız bir içki sersemliği içindeyiz. Ve artık yolun ortasını geçtik ve saçlarımızda aklar akları ve alnımızda çizgiler çizgileri do­ğuruyor. Ve ellerimiz, dizlerimiz titriyor ve önümüzdeki ufuklardan yok olma havası esiyor. Söyle, gençliğini ne yaptın? Söyle, gençliğimi ne yaptım?

Sevgili Hatun,
Her ne kadar paylaştıkların geniş bir kitleye hitap etmese de (belki de yanılıyorumdur), ben severek okudum. Böylesi güzellikleri bizimle paylaşıp, burasının anlamına katkı getirdiğin için teşekkürler. Sevgiyle…

  1. Anonim diyor ki:

20 Mart 2010, 23:59  (Düzenle)

Merhaba hocam,
Bize sunmuş olduğunuz bu site için teşekkür etmeden geçemicem.Gerçekten yararlanmasını bilen için harika bir site olmuş…
Sitede dolaştıkça bizimle paylaştıklarınızı kaçırmamak için dört koldan sitenizi yayıldım :Dimkan buldukça sitenizi aşındırıcam… :DVE biliyorumki, dediğiniz gibi “sahilde hala kurtarılmayı bekleyen denizyıldızları var.” umarım ileride bende sizin kadar olmasada :Ddenizyıldızları için birseyler yapıcam.
SAYGILARIMLA…

Teşekkür ederim Fadime. Son demlerimde sen ve senin gibi düşünen kişiler için bu siteyi ayakta tutmaya gayret edeceğim. İşin doğrusu yoruldum, artık gözlerim iyi seçemiyor, sahildeki pırıltılar deniz yıldızı mı yoksa çakıl taşı mı diye ayıramıyorum. İnsan kendine konduramazmış korktuğu şeyleri… Eskinin kumsalları taşlık olmuş da o nedenle göremiyorum diye avunmak istiyorum.
Sevgilerimle…

  1. fadime diyor ki:

21 Mart 2010, 00:01  (Düzenle)

gereksiz belki ama ben su adını yazmayı unutan anonim şahıs :D

  1. linguist diyor ki:

22 Nisan 2010, 23:28  (Düzenle)

Abdullah Can Hocam ve sitenin müdavimi olan arkadaşlarım, ablalarım , abilerim

Derslerle çok ilgilenen bir öğrenci değilim ben de o sevmediğim eleştirdiğim beğenmediğim ” üniversite öğrencisi profili ” içinde yer alıyorum , ama bazı konuları araştırmak , o konularda bilgi sahibi olmak ve diğerlerinin benim ilgilendiğim konularda fikirlerini almayı önemsiyorum. Benim takıntı edindiğim konu birçok üniversite öğrencisinin bu kurum içinde yer aldığı halde bihaber olduğu ” akademik camia ” . Kararımı verdim takıntılarımı bu sayfa üzerinden paylaşacağım , umarım sizleri sıkmam , çünkü ben kendi takıntılarımdan bahsettiğimde bunlarla ilgilenmemin gereksiz olduğunu söyleyen bayağı bir kişiyle karşılaştım ama biraz ikna yönümün kuvvetli olmasından ya da çokça kullandığım bir yöntem ( itiraflar başladı :)) anladığım halde anlamamazlığa gelmemden dolayı belli konuda öğrenmek istediklerimi öğrenebildiğim açık. Çok değil birkaç ay önce okuduğum bir gazete yazısıyla ( KAMPÜSTE DİL BİLMEYEN 45 BİN HOCA – az sonra paylaşacağım yazımı – ) okulda birkaç hocama – fikir alınması en zor olanlara bile – gidip ” Akademik hayatta yabancı dili gereklilikten zorunluluğa dönüştürme ” hakındaki fikirlerini sordum. ” Yabancı dili acaba zorunlu hale getirerek,
akademisyenlerimizi benim gözümde bilim insanlarımızı anlayamadıkları bir dilde makale okumaya zorlayarak onları ilimden bilimden soğutuyor muyuz? Acaba bu yüzden mi aslında kendi bilimlerinden kendi alanlarından soğumuş akademisyenlerle sıkça karşılaşıyoruz? Akademik yükselmeleri için yabancı dil öğrenirken kendi alanlarındaki gelişmeleri takip edemediklerinden mi hala istediğimiz niteliğe ulaşabilmiş değiliz? Ya da yaşamak için para kazanmak zorunda olan akademisyenlerimizi ders yükleriyle boğarak
dil öğrenmeye ile vakit vermeyerek onlardan çok mu şey istiyoruz?
Ya da tam tersi , 2010 yılında 21. yy da kendi alanında çok bilgili olduğu halde dil bilmemek gerçekten bir eksiklik mi? ”

Şu yukarıda sıraladığım tüm hepsini geçtim eğer dil öğreniminde kritik dönem olduğuna inanan bizler acaba dediklerimizin arkasında durmayıp 40 lı 50 li yaşlardaki bilim insanlarımızı kritik dönemden bihaber bir şekilde davranarak sanki yokmuş gibi davranark onları bu yaşlarda zorla bir şeyler öğrenmeye mi zorluyoruz? Bu da bir soru işareti aklımda.

Kendi fikrime gelince ; ben dil öğrenmenin bir bilim insanının kendi alanındaki gelişmeleri daha yakından takip etmesinde fayda sağlayacağını düşünüyorum çünkü uluslararası makaleler İngilizce olarak yayınlanıyoR , ” at gözlüğümüzü ” takıp dar açılarla bakarsak sanki bu iş bir kısır döngüye döner gibime geliyor.
Ama dil öğrenimindeki kritik dönem ve ders yükleri fazla olan akademisyenlerimizin zaman problemi de beni düşündürmüyor değil. Sonra bir de işin ekonomik boyutu da var ; dil öğrenmemize sağlam zemin hazırlayan kapitalizmin ürünü olan ticarethaneler bu iş için oldukça yüksek meblağlar talep etmektedirler ; acaba geçim derdine ittiğimiz akademisyenlerimiz bunu karşılayabilecekler midir? Soru işareti çok farkındayım ama acaba zamanında Anadolu’da bir köy okulunda okumuş sonra bir devlet üniversitesine yerleşmiş akademisyenlerimizden yani dil adına hiçbir şeyin öğretilmediğimi kurumlarda eğitim görmüş akademisyenlerimizden sanki onlar kolej mezunları gibi ya da vakıf üniversitesi mezunlarıymış gibi çok şeyler mi bekliyoruz?
Ya da büyük şehirlerde görev yapan akademisyenlerimizin bu ticarethanelere erişim olanağı varken küçük şehirlerde görev yapan akademisyenlerimizin çalıştığı şehirlerde bir dil kursu olmaması bir çelişki değil mi ya da burada bir fırsat eşitsizliği yok mu?
Kendi fikrimi belirttim hala zihninde soru işaretleri olan ben üniversiteler tarafından desteklenen ve akademisyenlerimizden düşük meblağlar talep edilen dil kurslarında akademisyenlerimizin dil öğrenmelerinden yanayım ; evet vurguladığım nokta fırsat eşitliği.
Şimdi de sıra bulduğum yazıyı paylaşmaya geldi:

KAMPÜSTE DİL BİLMEYEN 45 BİN HOCA
Akademisyenler, ‘gereksiz’ buldukları yabancı dil sınavının kaldırılmasını istiyor. Doçentlik ve profesörlük için dil sınavında 64 puanı aşamayan tam 45 bin akademisyen var.

Küreselleşen dünyaya ayak uydurmaya çalışan Türkiye’de 45 bin akademisyen, Üniversitelerarası Dil Sınavı’nda 64 puanlık barajı aşamadığı için yükselemiyor. Akademisyenler ‘Yabancı dil, ilimden önemli mi? Bu sınav kaldırılsın’ diyor. Binlerce öğretim elemanı akademik kadrolara atanmak için yükselmek istiyor. Ancak hedefi yardımcı doçentlik, doçentlik ve profesörlük olan 45 bin öğretim elemanının Üniversitelerarası Dil Sınavı (ÜDS) barajını aşamadıkları için yükselemedikleri ortaya çıktı. Dil bilmeyen akademisyenler ‘Yabancı dilin zorunlu hale getirilmesi ve akademik yükselmede bir engel olarak önümüze konulması yanlıştır’ görüşünü ileri sürüyor. ‘Yabancı dil, ilimden önemli midir?’ diyen akademisyenler, konuşamadıklarını, yazamadıkları, sadece sınav barajını aşmak için uğraştıklarını belirterek şunları söylüyor:

AKADEMİK KAPI KAPATILMASIN

‘Yabancı dili gereklilikten zorunluluğa dönüştürmek, ilmi ilerleyişe darbedir. Neredeyse yabancı dil ilimden daha önemli hâle getirilmiştir. Akademik kariyerde yabancı dilin öncelikli hale getirilmesi, zorlaştırılması, akademik unvanların kapısını kırsal kesimden gelen geniş halk kitlelerinin evlatlarına kapatma anlamına gelmektedir. İnsanlarımızın tamamı kolej veya yabancı dil hazırlıklı okullarda okuma imkanı bulamamaktadır. Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde yabancı dil, ilmin önünde engel değildir. Yabancı dil sınavı mutlaka kalkmalı ve ilim adamlarının yükselmesinde bir ölçü olmaktan mutlaka çıkarılmalıdır.’ Bu görüşteki akademisyenler meslek hayatlarında hiç ihtiyaçları olmadığı halde Türk dili ve edebiyatı öğretim elemanlarına da yabancı dil barajının ‘zorunlu’ tutulmasını dayanak olarak gösteriyor. Yabancı dilin kime ve niçin gerekli olduğunun tam olarak araştırılmadığını öne süren akademisyenler, ‘köstek’ olunduğu kanısında.

BiLiM iNSANI BiLMELiDiR

Internetteki forumlarda konuya ilişkin tartışmalarda şu görüşler dile getiriliyor:

Yabancı dil bilme koşulu akademik kariyere engel teşkil etmemeli. Çünkü dil bilmek ha deyince gerçekleşecek bir olay değil. Dili öğrenmenin kritik dönemleri vardır ve bu dönemler çocukluk yaşlarına denk gelir. 60 yaşlarına gelmiş birinden yabancı dil bilmesini bekleyemeyiz. (R.E)

Bence bütün branşlarda bir yabancı dil bilme zorunluluğu olmamalı. Fakat bilimi geliştirmek, ilerletmek için başka ülkelerle işbirliği içinde olan bilim adamlarının yabancı dil bilme zorunluluğu olmalıdır. (D.A)

Bir bilim insanı yabancı dili bilmelidir. Çünkü bilim evrenseldir ve bunun içinde ortak dilin olması gerekiyor. (Y. B. )

Gelişmişlik seviyesini yükseltmek isteyen tüm toplumlarda bu unsur baraj olabilir. Çünkü gelişen ve ilerleyen bilimi tüm dünyada takip etmek ilerlemenin önemli bir unsurudur. (M.T.)

Kendi dilimiz keşke baraj olabilseydi akademik kariyerlerimizde. Başka bir ülkenin dilini bilmek şartıyla kariyer sahibi olmasaydık keşke. (S.)

Yeterli yabancı dil bilime hiçbir şeye koşul olmamalı ama dünyada bilim dili olarak kabul edilen dillerden birkaçını konuşabilmek araştırma ve geliştirme açışında önemli ve gereklidir. (M.Y.)

Yabancı dili iyi bilmek gelişmeleri de bilmek demektir. (O. A.)

  1. linguist diyor ki:

28 Nisan 2010, 18:13  (Düzenle)

Abdullah Can(ım ) Hocam ve sitemizin müdavimi arkadaşlarım, ablalarım ve abilerim

Bazı takıntılarım olduğunu ve onları bu sayfa üzerinden paylaşmak istediğimi daha önce söylemiştim ; ben de takıntı bitmez:) Takıntılarımdan bir diğerini paylaşmaya sıra geldi eğer sürç-ü lisan edersem şimdiden affola…

Bana göre üniversitelerimiz ( ya da şimdinin Bizans oyunlarının sahnelendiği yerler ) ülkemizin durumunu yansıtan düz aynalardır ve bu düz aynalarımız yani üniversitelerimiz büyük ölçekli mafya örgütleri gibi işlemektedirler ; ancak bildiğimiz mafya örgütlerinden farklı nasıl mı? Her şeyden önce yaptıklarına legal dayanak bulabiliyorlar ve bu legal dayanakları bulmak onlar için çok zahmetli bir iş değil.

Akademisyenlerimizin ” bilim insanı ” olmaktan ziyade bir devlet dairesinde çalışan memur misali ” emir kulu ” olduğunu görmekteyiz.

Ancak içimizden bazıları var ki kimselerin beğenmediği ve gitmek istemediği bir taşra üniversitesinde lisans eğitimini tamamlıyor ve gerçek anlamda bu kişiler bilim insanı ünvanını hak ediyor mesela bu insanlar ” söyleneni istenen biçimde yapma paradigmasının ürünleri değiller ; araştırma ve üretme paradigmasından yanalar dolayısıyla fazlasıyla bilim insanı ünvanını hak ediyorlar yani hafta içi her gün 8.45-17.00 arasında gördüklerimizden ve ders aldıklarımızdan oldukça farklılar. Güzel yurdumda üniversitelerimizin büyük ölçekli mafyalar olduğu dönemde de böyle devlet memuru zihniyeti dışında olan ve bilim insanı olmayı hak eden insanlar göze batan çapak misali elimine edilmek isteniyor ancak bizim bu imha etmeye çalıştığımız değerleri görebilen içinde Bizans oyunlarının dönmediği gerçek anlamda bilimin yer aldığı üniversiteler var. Bu seferki paylaşacağım yazıda Türkiye’de torpili olmadığı için araştırma görevlisi olamayan ama Oxford’a doçent olan Ayhan ÇELİK anlatılıyor. Bu konuda o kadar çok yazabilirim ki ama sanırım paylaşacağım yazı çok gerçek bir örnek olduğu için daha açıklayıcı olacak.

Türkiye’de Torpili olmadığı için Araştırma Görevlisi olamadı, ama Oxfor’a Doçent Oldu!

Bunlardan biri de Oxford Üniversitesi Kimya Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ayhan Çelik. Dünyanın her yerinden başvuru yapan 69 öğretim üyesi arasından en yetkin isim olarak Oxford’a çağrılan Çelik, biyolojik sistemler yardımıyla ilaçları çevreye zarar vermeyecek şekilde sentezleyen bir proje geliştirdi. Doç. Dr. Çelik’in başarı hikayesi de oldukça ilginç. 1993 yılında KTÜ Kimya Öğretmenliği Bölümü’nü birincilikle bitiren Çelik, okuduğu üniversitede araştırma görevlisi olmak istemiş, ancak torpili olmadığı için bunu başaramamış.

Çelik, o dönem yaşadığı sıkıntıyı şöyle anlatıyor: “Bölüm birincisi olduğum için üniversiteye araştırma görevlisi olabileceğimi düşünüyordum. Benim yerime 4 yıllık bölümü 6 yılda bitiren birini aldılar. Onun torpili vardı, benim yoktu.” Başarılı akademisyen Türkiye’deki sistemin kaliteli öğretim üyelerinin yetişmesine engel olduğunu söylüyor.

Kars’ın Kağızman ilçesine bağlı Çamışlı köyünde doğan Ayhan Çelik’in başarı hikayesi ibretlik olaylarla dolu. İlkokulu doğduğu köyde tamamlayan Çelik, Kötek nahiyesindeki ortaokula gidebilmek için her gün 30 kilometre yürüdüklerini ve zor şartlarda eğitim gördüklerini dile getiriyor. “Ortaokul birinci sınıfta zaman zaman kış günleri çok kar yağdığında nahiyede 1 odalı ev tutar 2 arkadaş bu evde kalırdık.” diyerek anlatıyor zorlukları.

Okuduğu üniversiteye araştırma görevlisi olarak giremeyen Ayhan Çelik, daha sonra Kırşehir’de öğretmenliğe başlamış. Kısa süreli öğretmenliği sırasında yurtdışına öğretim üyesi yetiştirilmek üzere Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınav yaptığını duyunca, bu sınava girerek başarılı olmuş. Sınav sonrası İngiltere’ye gelen Çelik, Leeds Üniversitesi’nde yabancı dil eğitiminden sonra Hull Üniversitesi’nde 1 yıl gibi kısa sürede lisans üstü eğitimini tamamlamış. Daha sonra biyoorganik kimya alanında Leicester Üniversitesi’nde 3,5 yıl doktorasını tamamlayan Doç. Dr. Çelik Edinburg Üniversitesi’nde 4 yıl araştırma görevlisi olarak çalışmış. Bu yıl dünyanın önde gelen üniversitelerinden Oxford Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak kabul edilen Çelik kendisi için hazırlanan laboratuvarında bilimsel çalışmalar yapıyor. Başarılı öğretim üyesinin kendi alanında dünyanın en iyi bilimsel dergilerinde yayınlanmış onlarca makalesi bulunuyor. Ayhan Çelik, Türkiye’de son 15 yıl içinde güzel gelişmelerin yaşandığına ve ilerlemenin olduğuna da dikkat çekiyor.

  1. linguist diyor ki:

02 Mayıs 2010, 20:39  (Düzenle)

Abdullah Can ( ım ) Hocam – her zamanki söylemim bu benim bozulmak yok Can ( ım ) dediğim için – ve sitenin mensubu olan çok sakin arkadaşlarım, ablalarım ve ağabeylerim,

Öncelikle şunu belirtmek isterim ; bir rumuzla yazıyor olmam bu platformu ciddiye almadığım ya da yazdıklarımın arkasında olmadığım anlamına gelmesin, ‘’benim ben Necla ay ne Neclası Şaziye diyebiliyorum. Bu rumuz da gerçekleştirmeme izin verilmeyen büyük bir hayalimin ufacık bir parçası olarak kaldı ben de.

Ben bu platformu ciddiye alıyorum ancak siz benim her yazdığımı ciddiye almayın yoksa siz de benim gibi boğulur gidersiniz düşünceler ve duygular deryasında sonra benim gibi melankolik olarak hep pembe bir pencereden bakarsınız yaşama. Sonra size de ‘’ çocuk ‘’ diye seslenirler bir de sorarlar ‘’ ne zaman büyüyeceksin? ‘’ diye ; hatta bağlamadığınız ayakkabı bağcıkları ve pantolan paçalarından sarkan bağlamanız gereken ama bağlanmamış ipler nedeniyle ‘’ sokak çocuğu ‘’ derler ama tüm bunlar beni mutlu ettiği gibi sizi mutlu etmeyebilir. Şimdi elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibiyim oyuncağıma kavuşmak istiyorum ama benden büyüklerim en azından benden olgun davranabilenler oyuncağıma kavuşmama izin vermiyorlar , oyuncakla oynama yaşını geçeli çok oldu , eşeğin kulağına su kaçırmamak gerekir öyle değil mi hocam ( siz böyle demiştiniz son konuşmamızda ) ama ne istiyorum biliyor musunuz ben de kalan kaybetmek istemediğim hep hissetmek istediğim çocukluğumu hala yaşamak. Nedense hala cebine kuruyemiş doldurup sokağa çıkmak isteyen çocuklar gibi olmak istiyorum nedense hala 19 yaşında olduğu halde ona 6 Mart günü hediye edilen belki de son oyuncağı olacak bir çocuk gibi o oyuncak bebeğin sarı saçlarını sevmek istiyorum ama artık benden de geçmeli böyle şeyler biliyorum artık olgun davranmam gerektiğini de biliyorum ama vazgeçmek istemediğim bir çocuk yönüm var o da benle beraber olsun istiyorum ama bu çocuk yönüm kimseye zarar vermesin diyorum ya benle kalsın yalnızca…

Çevremdeki insanlardan özellikle anne ve babamdan çok şeyler istiyorum , onların bana verdikleri çok iken benden istediklerinin çok olmadığını da biliyorum şimdi de çevremdekilerden çok sevdiğim birisi ( bana göre alternatifi olmayan ) benden ona göre ufak bir şey istiyor bana ‘’ çocuk biraz uzak dur benden yoksa ablaların ağabeylerin kızar ‘’ diyor, dayak yiyeceğimi bilsem uzaklaşmam ama artık o kişiyi üzüyor olduğumu bilmek şunları yazarken bile kalbimde acıya sebep oluyor , ne kadar da beceriksizim ya ortalıktan kaybolmayı bile beceremiyorum diyorum , hani verdiğin sözler diyorum , en azından sanal ortamdan yakın olsam izin verir mi ki? İstemezse siler benim gözyaşlarıyla klavyemin tuşlarıyla karaladığım bu yazıyı…

Yürek yaraları var ya hani böyle hatırlayınca sanki sol yanından bir parça kopar gibi olur da elini yüzüne doğru getirirsin akan birkaç damlayı silmek için…Çok sevdiğin insanların yürek sızılarını içinde hissedersin hani biraz da bir şeyleri başarmak istersin kendin için olduğu kadar o sevdiklerin için de sanki sen başarınca onların da sızıları dinecekmiş gibi…Çok sevdiğim alternatifi olmayan bir hocam var ( adını vermeyeceğim kızan abilerim ablalarım olur da kalbimden de silmeye çalışırlar ama ben o hep ben de kalsın istiyorum ) ; onun da bir ağaç meselesi var. Ne ağacı diyeceksiniz ki bunu sormakta sonuna kadar haklısınız. O ağaç ki onun yürek yarası. Sadece onun yarası mı o ağaç ki dalı, budağı, kökü çizmiştir kırmıştır kalpleri de onun sızısı duyulur ya da bir hasrettir de doyulamamıştır inceden inceye hasreti duyulur. Aynı yara ben de de var o yüzden rumuz ‘’ linguist ‘’ ya ama biliyorum ki benden çok o hocam da var bu yürek acısı çünkü ben üniversitede hiçbir sınıfa öğretmen sıfatı ile girip de ‘’morpheme ‘’ in tanımını sorduğumda sınıftan doğru yanıtı alamadığımda içimdeki sızıyı hissetmedim. Bu yürek sızısını belki o dindiremeyecek, artık yaşlanmış emekli olmak istediğini söylüyor, ama ne zaman söylese gözleri böyle uzaklara dalıyor sanki bir şey ararmışçasına, ne zaman emekli olmak istediğini söylese içinden böyle bir parça kopuyormuş gibi ama belli etmek istemiyormuş gibi sanki mutlu görünmeye çalışır gibi ama hayatta başaramayacağı tek şey bu olsa gerek çünkü o mutsuz iken dili bir şeyi söylerken yüreği de acıyorsa mutlu görünmesi imkansız onun için o yüzden başaramaz ya mutsuz iken mutluluk oyununu oynamayı…( Ama o da eğer benim gibi büyümemiş bir çocuk o zaman az da olsa başarırdı malum çocuklar çok iyi rol yaparlar ) Bir de çocuklar hep söz verirler ama tutmazlar unuttuklarından değildir ama onlardan yapmaması istenenler aslında onları hayatta en çok mutlu eden masum şeylerdir kimseye de zararı olmaz ama onlardan büyük ablalar abiler ‘’ sözünü tut uzak dur burası bizim bahçemiz girme buraya ‘’ derler ama o benim oynamak için girdiğim güzelim bahçeye ufak bir tohum bile ekmezler sanki ben çimleri eziyormuşçasına da beni uzak tutmaya çalışırlar halbuki ben tohum ekiyordum o bahçeye…( birçok kişiye soyut geliyor bu yazdıklarım ama o adını vermediğim hocam biliyor bunların ne anlama geldiğini , o yeter bana ) Diyorum ya çocuklar sözlerini tutmazlar diye ama tamamen masumiyettendir diye , bir sözüm var o hocama onu tutacağım inşallah hep diğerlerinin bizler için çizdiği bu yaşamda rotamızı belirliyoruz ya ( hatta öyle ki bizden uzak kimileri sevdiklerimizle olan ilişkilerimizi de belirliyor ya işte bu ya beni iki gündür üzen de ve bu satırları yazmama sebep olan da ) ilk defa kendim olmak istiyorum ilk defa kendi istediğimi yapmak istiyorum ama kimseye danışmadan sadece yüreğimin sızısını dindirmek için artık biraz da o hocamın sızısını dindirmek için bundan tam iki yıl önce girmek istediğim ağaç meselesine gecikmeli de olsa lisans sonrası girmek istiyorum hem de Anadolu’nun ortasında bir üniversitede hem memleketimden hem de şu an bulunduğum şehirden ötede sonra daha da öteye gitmek istiyorum bir taşra üniversitesinde doğru bildiğim ne varsa paylaşmak gibi…Öğrencilerim o konuyu ‘’ tree diagram ‘’ değil de ‘’ Acan diagram ‘’ olarak bilsin istiyorum yani en azından ulaşmak istediğim hedefim bu ama ortadan kaybolma gibi basit bir sözü bile tutamayan ben bunu nasıl başaracağım bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ama eğer ben hüpümü her gece yatmadan önce içersem, yemeklerimi de öğün atlamadan zamanında yersem, ben ne zaman Kamil Abi’ye binsem o hocam bana emanetin ulaşıp ulaşmadığı hakkında benden bilgi isterse yani kısaca fiziksel olarak büyüyüp bu dünyada var olmayı becerebilirsem biliyorum ki o çok sevdiğim ve benim için alternatifi olmayan hocam da ( farkında mısınız hala isim veremiyorum ) benim elimden tutacak ve bedenen büyüdüğüm gibi aklen de olgunlaşmamı sağlayacak yani onun deyimiyle beni ‘’ büyütecek ‘’ , hızla büyüdüğümü söylüyordu bir aralar ama ‘’ Lütfen artık olgun davran ‘’ dediği andaki kalbimdeki acıyı benim gibi hissetmesi imkansız…

O benim çok sevdiğim hocam hiçbir zaman söylemedi ama ben biliyorum ki onun rahle-i tedrisinden geçen her öğretmenin o çocuksu hali ile vesikalık resmi, hangi yaryılda sınava hangi derslikte girdiği, her sınav için hangi sorudan kaç puan aldığı, başarı notu taşınabilir Sony Vaio bilgisayarında hala kayıtlı. ( bana nasıl kalbimde o hocamı taşımak ağır gelmiyorsa ona da tek değerli mal varlığı olan bilgisayarında onları taşımak ağır gelmiyor ) Ancak zannetmeyin ki bilgisayarında kayıtlı diye hafızasından bir daha hatırlanmamak üzere sildi…
Hatta öyle ki bakın ne diyor: ‘’ Ulan dümbükler, ben sizi unutsam, sevmesem, sizin anılarınıza değer vermesem bu kadar işin gücün arasında böyle şeylerle uğraşır mıyım??? Sizlerden güzel haberler almak, sizleri mesleğe gönül vermiş görmek bundan sonra bizim tek haz ve güç kaynağımız. ‘’ O hocam şunu bilsin istiyorum ben de onu daima hatırlayacağım , hiç unutmayacağım , aklıma geldikçe gözüm uzaklara dalacak şimdi olduğu gibi belki de peçete arayacağım odanın dört bir tarafında , abilerim ablalarım bana onun yanındayım diye kızıyor diye ona ‘’ iyi madem bir daha gelmem yanına ‘’ desem de içim böyle bir kötü oluyor , ‘’ bak çocuk diyorum tutamayacağın sözleri verme sonra bir de yalancı çocuk olursun ‘’ ama o sözleri kalbim vermiyor ki daha doğrusu kalbim öyle sözler veremez ki ne yapsam bilemedim, ‘’ bana hayat dersi ver ‘’ dediklerim ‘’ uzmana görün ‘’ dediler halbuki aynı kişi ‘’ benimle her şeyi paylaş ‘’ derdi hayat tuhaf bu çocuk anlam veremiyor, belki siz anlam verirsiniz hocam kim bilir? Ama eğer olur da bu şehirde fiziksel olarak tutunacağım tek dalım arkadaşlarım ( ki en çok sevdiğim arkadaşım Esra ) kalırsa
bile o hocam bilsin ki kalbimde o hep var olacak ne fark eder ki dokunmasam kaprislerimi çekmese , bana gülümsemese , hatta görünce yüzünü çevirse , ama yeter ki bazıları ona kızmasın, benim tohumlar ekemediğim oynarken farkında olmadan çiçeklerinin dallarını kırdığım, çimlerini ezdiğim bahçeyi onlar yeşillendirsin ama ne olur ona kızmasınlar, benim gibi ara sıra küsüp gidip 10 dk. sonra dönüp ‘’bu son ‘’ deyip bir aydır itinayla sözlerine dikkat edip kalbini kırmayayım derken başkaları tarafından o bahçeden çıkarılmasınlar…Benim dinlediğim ve söylemek istediğim ama galiba yarım bırakmak zorunda kaldığım şarkının devamını onlar söylesinler. Ama en çok da benim gibi çocuk olmasınlar biraz olgun davransınlar belki o zaman daha az severler de göze çok batmaz…

Abdullah Hocam, ben o hocamı çok seviyorum hem de çok ; onun ve aynı zamanda benim yürek sızım olan ağacı kesmek isterken dallandırıp budaklandırıp onun gibi olmak isteyecek kadar çok seviyorum, güzel yurdumun çoluk çocuğunun o ağacı çizerken onun görmek istediği gözlerle görmek isteyecek kadar çok seviyorum hem de çok…

  1. linguist diyor ki:

04 Mayıs 2010, 20:14  (Düzenle)

Abdullah Can( ım ) Hocam ve sitenin müdavimi olan arkadaşlarım, abilerim, ablalarım

( Başlangıç hep aynı bir değişiklik yapmak lazım , işte ben de bu yazımda bunun üzerine duracaktım evet değişiklik :))

Tekrardan belirtmem gerekirse bir rumuz ile yazıyor olmam bu platformu ciddiye almadığımdan değildir benim ben Necla ay ne Neclası benim Şaziye diyerek kendimi ifşa edebiliyorum ; ancak bu rumuzu kullanmak beni mutlu ediyor beni ifade eden bir rumuz değil ancak şimdilik…

87. mesajı yazıyor olmak ve bu defterin ilerleyen zamanlarda ” Anılar 2 ” olarak açılacağını bilmek ve hocamızın ilerleyen senelerdeki öğrencilerinden tıpkı benim bu yıl sürekli eski talebelerinin isimlerini verip ” Hocam bu kim , onla tanıştırsanıza beni. ” dediğim gibi onların da belki bizleri soracak olmalarını bilmek beni mutlu ediyor. Kim bilir belki ben de Sümeyye Ablam gibi sizi bir yaramazla tanıştırırım ama eminim benim kadar haylaz olmaz:)

Hocam platformunuzu sürekli kullanıyorum ama ne yapayım yazmayı çok seviyorum ve yazdıklarımın okunması beni mutlu ediyor. Bir seferinde ( 10 Ocak 2010 resmi gazetede :)) siz de ” Canın ne zaman isterse her daim yazabilirsin Şaziye ” demiştiniz , ben de bu cesaretle yazmaya devam edeceğim sanırım.

Değişiklikten bahsettim ya bu sefer sizlerle ‘’ Mutsuz Olmanın Anahtarları ‘’ paylaşacağım.
Çevremde mutsuz insanlar oldukça fazla , belki ben de onlardan biriyim ya da vazgeçtim evet ben de onlardan biriyim. Niye Pollyannacılık oyunu olmaksızın mutlu olacağımız şekilde davranmıyoruz da iplerimizi diğerlerinin ellerine verip onların bizlerin yerine yaşamasına izin veriyoruz kendi hayatlarımızı? Hadi bir karar verelim kendimiz mi olalım yoksa diğerleri mi bizler olsun? Hadi en azından biz verelim bu sefer ki kararımızı…

MUTSUZ OLMANIN ANAHTARLARI

Hayatınızda eksiklikleriniz, sahip olamadıklarınız üzerinde düşününüz. Her zaman heyecanlı ve stresli olunuz. Kendinizi sürekli başkalarıyla karşılaştırın, özellikle de onların üstünlükleriyle. ( İŞTE BU ÇOK KÖTÜ SİZİ MÜKEMMELLİYETÇİLİĞE İTER VE MUTSUZLUK BAŞ GÖSTERİR )

Daha fazlasını isteyin, elinizdekilerle yetinmeyin. Her şeyi üstünüze alının, ilk fırsatta insanlara kızın. ( ABDULLAH HOCAM BU KONUDA BİR TANE HİÇ KIZMAZ KIZAMAZ YALNIZCA KIRILIR O KADAR ) İşyerinizde, okulunuzda insanların size hiç saygı duymadıklarını varsayın ve önlem olarak siz de onlara hiç saygı duymayın.

Olabildiğince az arkadaşınız olsun, mümkünse hiç. Olabildiğince az gülün, iyi bir neden olmadıkça asla. ( MUTLU OLMAK İÇİN GÜLMEK GEREKMEZ Kİ BEN ÇALAR SAATİN SESİNİ DUYUP ZİNDE KALKTIĞIM VAKİT BİLE MUTLU OLABİLİYORUM) Her zaman her yerde olabildiğince her şeyden yakının.

Yaşamınızda olabildiğince kararsızlık yaşayın. Ne kadar çirkin olduğunuzu düşünün. Kimseyi bağışlamayın, kendinizi bile. ( BİZLER BAZEN KENDİ YAŞITIMIZ DAKİ ARKADAŞLARIMIZI AFFETMİYORUZ ANCAK BİZDEN BÜYÜKLERİMİZ BİZİ AFFEDİYORLAR ÇÜNKÜ AFFETMEK İNSANI ÖZGÜRLEŞTİRİR VE HER ZAMAN DERİM AFFETMENİN DAYANILMAZ BİR HAFİFLİĞİ VARDIR DİYE )Olabildiğince az spor yapın, mümkünse hiç yapmayın. ( KEŞKE BEN DE ABDULLAH HOCAM GİBİ TEMENYERİ PARKI GİBİ BİR PARKTA HER AKŞAM YÜRÜYÜŞ YAPSAM AMA BEN SADECE SALINCAKLARA BİNİYORUM O KADAR : ) )

Doğadan mümkün olduğunca kaçıp, kendinizi kentin kalabalıklarına atın. ( PARAM OLUNCA BEN DE Mİ MUDANYA’DAN EV ALSAM NE ? )

İnsanların acılarını ve çaresizliğini yansıtan müzikler dinleyin , filmler izleyin. ( MESELA BEN ŞİMDİ ‘’ YESTERDAY ‘’ ŞARKISINI DİNLİYORUM VE ÇOK MUTLUYUM SİZ DE BANA TAKILABİLİRSİNİZ )

Bebekler ve çocuklardan uzak durun onlarla muhatap olmayın. ( BEN EN SON KÜÇÜK SANAYİ MİNİBÜSÜNDE ECENUR İSİMLİ BİR BEBEĞİ SEVDİM AMA 6 YAŞINDAKİ KARDEŞİMİ ÖYLE ÖZLEDİM Kİ…)

Kimseye sarılmayın ve kimsenin size sarılmasına müsaade etmeyin. ( SEVDİKLERİME SARILIRKEN BEN HER ZAMAN GÖZLERİMİ KAPATIRIM SONRA HAYAL EDERİM ÖYLE GÜZEL Kİ SİZ DE DENEYİN…BİR DE BEN KOCAMAN KOLLARI OLAN İNSANLARI ÇOK SEVİYORUM ÇÜNKÜ ONLAR EĞER İÇLERİNDE BİR DE SEVGİ VARSA TÜM SEVDİKLERİNİ KUCAKLAYABİLİYORLAR )

Aşık olmaktan vebadan sakınır gibi sakının. Dua ve ibadetten uzak durun. ( BEN DUANIN GÜCÜNE HEP İNANMIŞIMDIR. HELE BİR DE SİZİ SEVEN SİZDEN BÜYÜKLER SİZE DUA EDİYORLARSA… BEN HER SINAV ÖNCESİ ABDULLAH HOCAMIN VE ANNEMİN DUALARINI ALIRIM ÖYLE İYİ GELİR Kİ ÇÜNKÜ BİLİYORSUN YALNIZ DEĞİLSİN. BİR DE ANNEM BANA HER SEFERİNDE ‘’ ÇOCUKLARIN DUALARI KABUL OLUR , DUA ET ‘’ DER ; BİLİYORUM ANNELERİMİZİN GÖZÜNDE HEP ÇOCUĞUZ AMA SANKİ AZ BİRAZ BÜYÜMEYE BAŞLADIM MI NE?

Dünün pişmanlığını ve yarının kaygısını aklınızdan çıkarmayın.

Unutmayın! Geçmiş size nasıl hiçbir umut ve sevinç vermediyse, gelecek de aynı olacaktır. Her zaman katı, önyargılı, kaba ve karamsar kişilerle birlikte olun. Ilımlı ve neşeli insanlardan sakının.

Sakın söylediklerimin tersini yapmayın , sonra mutlu olursunuz ha!!!

  1. linguist diyor ki:

05 Mayıs 2010, 21:51  (Düzenle)

Abdullah Can ( ım ) Hocam ve arkadaşlarım, ablalarım ve abilerim,

Evet gene ben Şaziye… Abdullah Hocamın ‘’ Her daim canın istediğinde, canının istediğini yazabilirsin. Ben yazılan her sözcüğü muhterem kabul ediyor (bir kısmı bence muteber olmasa bile) ilgiyle okuyorum. ‘’ söylediği bu cümlelerden cesaret alarak yazmaya devam ediyorum sanırım beni yıldırmak da oldukça zor olacak:)Takıntılarımdan bir diğerini paylaşmaya sıra geldi…

Sizlerin de bildiği üzere 9 Mayıs Pazar günü ALES Bahar dönemi sınavı yapılacak. Çevremde ALES’e girecek o kadar insan var ki…Hani düşünmüyor da değilim acaba 2010 yılında üniversiteden mezun olacak bir Türk vatandaşı ALES’e neden girer? Ya da yurdum şartlarında yani bir üçüncü dünya ülkesinde ALES’e giren bir öğrencinin amacıyla gelişmiş bir ülkede ALES benzeri bir sınava giren öğrencinin hedefi aynı mıdır? Yoksa bu hedefler ülkeden ülkeye değişiklik gösterir mi? Güzel yurdumda mezun öğrencilerimiz kendilerine iş verilmediği gerekçesiyle devleti ve dahi iktidardaki aynı zamanda muhalefetteki liderlerimizi suçlarken acaba ALES’e işsiz olduklarını gizlemek maksadıyla mı giriyorlar? Ya da yurdum üniversitelerindeki erkek öğrenciler annelerin ve babaların ‘’ Vatan Sağolsun ‘’ naralarıyla uğurladıkları askerliği erteleme maksadıyla mı ALES’e girerler? Ya da aynı şekilde öğrenciler Başbakanımızın da konuşmalarında dillendirdiği gibi Allah’ a şükür krizin teğet geçtiği!!! ülkemizde hayata atılmaktan mı korkuyorlar ve öğrenciliği hayat mücadelesine yeğliyorlar? Yani ‘’ akademisyenlik ‘’ krizde gözde meslek mi oldu? Yüksek lisans ve dahi doktoranın artılarını eksilerini yazıp altı şapkalı düşünme tekniğini kullanan kaç kişi bu sınavda yerini alacak? Ya da gerçekten ‘’ akademisyen ‘’ olmak için ( üniversitede ders vermeyi kesinlikle kastetmiyorum ) kaç kişi bu sınava girecek? Ya da tüccar mantığıyla örnek verirsem ‘’ o kadar yüksek lisans yaptık doktora da yaptık artık para kazanma vakti ‘’ diyenler çoğunlukta mı? Peki bu kişiler yüksek lisans ya da doktoranın aslında tüccar ruhuyla yapılmasının bir getirisi olmadığını göremeyecek kadar eğitimli değiller midir? Yurdumda gerçekten mezunlarımız çaresizlikten mi yüksek lisans ve doktora yapıyorlar? Aklımdaki diğer bir soru da devlet üniversitelerimiz yüksek lisans ve doktora eğitimlerini tamamlamaları için öğrencilerden yüksek meblağlar talep etseler ( yanlış anlaşılmak istemem ama ben istenen harç miktarlarının biraz daha fazla olmasından yanayım , kendimce bunun için gerekçelerim var ) fırsat eşitsizliği mi ortaya çıkar ve o zaman da üniversitelerimiz mi tüccar ruhlu ( zaten oldukları gibi ) görünürler? Ya da yurdumda çoktan seçmeli objektif teste alışmış ve iki satırla düşüncelerini dillendiremeyen gençler acaba tez aşamasında eğer olur da zorlanırlarsa ‘’ ben de akademisyenlik kumaşı yok ‘’ deyip vazgeçecekler midir yoksa ‘’ ya sabır ‘’ deyip devam mı edeceklerdir? Konuşmayı seven bir gençlikten yazmayı ve aynı zamanda sorgulamayı seven daha doğrusu benimseyen bir gençlik ortaya çıkarmak ancak tez aşamasında mı kendini gösterecek? Yüksek lisans ve doktoranın bilgi alanında kalifiyeli olmamızı sağlarken deneyim alanında ne kadar yanımızda olduğunu sorguluyor muyuz? Ya da hepsini aştık diyelim yurdumda üniversitelerde eğitim alan öğrencilerin acaba yüzde kaçı 2547 sayılı yükseköğretim kanununun 50/d ve 33/b ve dahi akademisyenliğin ilk basamağındaki yardımcı doçentliğin statüsünden haberdar? Ya da ülkemizdeki üniversitelerdeki hiyerarşik yapılanmada diğer ülkelerin aksine piramidin tepe noktası ve en alt basamağında müthiş bir yığılma varken ortalardaki akla mantığa uymayan yapılanmadan kaçı haberdar?

Farkındayım çok sorguladım ama biraz daha devam edersek…İnandığım ve o şekilde olmasını istediğim bazı şeyler var. Bunlardan birisi ; yüksek lisans ve doktora eğitimi için biraz daha yüksek harç miktarlarının talep edilmesi…Dışarıdan bunları okuyan kişi tarafından belki de ‘’ kapitalist ruhlu ‘’ olarak fişlenmek pahasına böyle düşünüyorum ancak öğrencilerden aktarılan bu kaynağın öğrenciler için kullanılmasından yanayım ve tabi ki bunun hesabı kitabı yapılmalı…Bir diğer inancım ; ticaretteki para mantığı akademisyenlikte işlemez yani akademik kariyer insana para kazandırmaz aksine harcatır. Akademisyenin para kazanma kaygısı olmamalıdır ; bu yüzden genel bir kanım var gene yanlış anlaşılmak istemem ama nitelikli akademisyenlerin maddi durumu iyi ailelerden ya da bekarlardan çıktığına inanmaktayım ( tabi ki istisnalar mevcut ; tıp alanında kalp ameliyatlarıyla ünlü Prof.Dr. Birgün SÖNMEZ , ya da psikolog Prof.Dr.Üstün DÖKMEN ya da benim dilbilim alanında I LIKE THE WAY HE IS ON diyebildiğim Prof.Dr.Ahmet KOCAMAN gibi ) Diğer bir inancım akademisyenlik ve üniversitede ders vermek aynı anlama gelmemeli evet onu bunu araya koyarak belki üniversitede ders verebilirsiniz ancak bu akademisyen olduğunuz anlamına gelmez.

Benim gözümde ‘’ akademisyen ‘’ bu işe gönül vermelidir ve küçük çıkarlar dünyasında kendine yer edinmeye çalışmamalıdır, az para kazansa da haz alabilmelidir ve gerçekleri çekinmeden yurdum insanının yaptığının aksine söylenmeden söyleyebilmelidir…

  1. linguist diyor ki:

12 Mayıs 2010, 06:53  (Düzenle)

Abdullah Can(ım) Hocam,

Öncelikle günaydın ; gene ben Necla yani Şaziye diyecektim:)

Yorum seçeneklerini aktif hale getirmeyi arada bir unutuyorsunuz ama ben olsam her seferinde unuturdum:)

Dün odamın ışığını açık bırakmışım o yüzden sabahın 06.30′unda uyandım, şimdi de derse gitmem gerekiyor ancak onun öncesinde ben de sabahın bir vakti bir şiir paylaşacağım ; bu şiiri kocaman kolları ve kocaman kalbi olan hocama hediye etsem…

nazım hikmet

hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız

biz ki sessiz ve yağız
bir yazın yumağını çözerek
ve ölümü bir kepenek gibi örtüp üstümüze
ovayı köpürte köpürte akan küheylan
ve günleri hoyrat bir mahmuz
ya da atlastan bir çarkıfelek
gibi döndüre döndüre
bir mapustan bir mapusa yollandığımız

biz, ey sürgünlerin nazım’ı derken
tutkulu, sevecen ve yalnız
gerek acının teleğinden ve gerek
lacivert gergefinde gecelerin
şiiri bir kuş gibi örerek
halkımız, gülün sesini savurup
bir türkünün kekiğinden tüterken
der ki, böyle yazılır sevdamız

hüzün ki en çok yakışandır bize
belki de en çok anladığımız